NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

Ana Sayfa
Resimler
Biyoloji Dünyası
Proje Çalışması
KPSS Yor.
Düğünlerimiz
Turnuva Haberleri
Soy Ağacı
Üye Bilgileri
Köyden Haberler
Tüm Eğlekliler
Fıkralar
Köyün Tarihi
Sağlık Köşesi
Linkler Sayfam
Şiir sayfası

Fıkralar


DAHA ÇOK FIKRA OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

ERZURUM FIKRALARI
CERİYAN

Neriman Hanıma gelen misafir, evin kızını ortalıkta göremeyince sormuştu:
-Ayşe nerede, göremedim?
Ev sahibi hava akımını kastederek:
-Geçen gün sizin evde ceriyana kapılmış, hesde yatir içerde.
Bu söz üzerine misafir hanım öfkeyle:
-Viyh torpah başıma, bizim evde ceriyan ne arir? Sen de bülirsen ki biz kaz lambasi gullanirih!

-----------------------------------------------

SUÇUMUZ NE?

Tebrizkapı'da kaldırıma yaslanarak zorla durabilen kamyonu görünce Trafik Polisi hemen yanaştı:
-Hoop hemşerim, burada durmak yasak!
-Aman terpetme gurban olim, frennerim dutmir.
-Senin farların da kırık?
-Mehellenin pijleri...
-Silecekler de yok!
-Vış, ahan ben de yeni gördüm.
-Ehliyet ruhsat lütfen.
-Vallah rühset yok, ne yalan diyim. Ehliyet de emim de.
-Olur mu öyle?, sana elli lira ceza yazıyorum.
-Gurban olim polis bey, ahan vermesine verah da, suçumuz ne?
-----------------------------------------------

FARZET Kİ

Erzurum da birisi köylü bir dostuna misafirliğe gider. Ev
sahibi izzet ikramda bulunur. Yemekten sonra misafirin önüne bir kalbur yer
elması getirir. Bu kadar çok ikramdan mahcup olan misafir :
-Ağa ne zehmet ettin, bunlara ne lüzum vardi, deyince, köylü:
- Ne zehmeti efendi farzet ki müsürlüge töhmüşem öküzler yiyir !
-----------------------------------------------

İT GIRHİRAM

Eskiden İstanbul'dan Erzurum'a Trabzon üzeri vapurla gelinirdi. Trabzon'dan otobüse binen yolcular Aşkale'de araba bozulduğu için uzun bir beklemeye girmişlerdi. İstanbullu bir yolcu fırsattan istifade berbere girmiş traş oluyordu. Bu arada biri kafasını dükkana uzatıp:
-Yusuf emi neyidirsen?
-Neyidim oğul, ahşama geddin it gırhiram!
-----------------------------------------------

SAKO

Bir kış gecesi Emin Hafizin kayınbiraderi çocuklarıyla gezmeye gelir. Gece uzundur, ikram izzet gerekir ama evde hiç bir şey yok! Emin Hafiz, karısına "sen misafirlerle ilgilen" der, hemen asılı olan kaynının "sako"sunu aldığı gibi en yakın kahvede on beş liraya okutur. Et, meyve, çerez ne lazımsa alır gelir. Karısı da sevinçle pişirir, ikram eder. Yer içerler. Geç vakitte kalkmak isterler.Kayınbirader seslenir:
-Baci hele sakomi getir biz gahah.
Kadın arar ama sakoyu bulamayınca:
-Ağabeği senin sakon var miydi?
-Eşşeggızi, zehmeri güni caket gatına mi geldi, der Emin Hafiz.
Birden herkesin jetonu düşer ve hep birden Emin Hafiz'e bakarlar. Emin Hafiz istifini bozmadan:
-Gavatın oğli dolmalari üçer üçer yudanda eydi hemi!
-----------------------------------------------

NE TİLKİSİ

Tebrizkapı civarında bir camide müezzinlik yapan Emin Hafiz, darlandıkça uydurduğu firkete ile yardım kasasından kağıt paraları aşırmaktadır.
İmam Efendi, kasadan sürekli bozuk para çıkmasına bir anlam veremez ve işi kolaçan ettiğinde durumu anlar. Münasip bir lisanla bunu Emin Hafiz'e söyler:
-Hafiz, diyirem ecep bu kasaynan bir tilki mi oynir?
Tilkiliği kendine yediremeyen Emin Hafiz, elini yumruk yapıp göğsüne vura vura:
-Ne tilkisi Hocam, bu aslan bu aslan!


-----------------------------------------------

VIŞŞŞ SENE NE

Trafik lambaları şehre yeni konulmuş.Trafik polisi kırmızı ışıkta geçen teyzeyi durdurur:
-Teyze teyze dur nereye gidiyorsun?
Vışşşş devamsız, sene ne? Eltimgile gidirem, erimin de heberi var!
-----------------------------------------------

DALIMIZ GIZSIN

Erzurumlu cehennemi boylamıştır ama şikayetçi değildir. Hatta memnundur. Kapıyı sık sık açan ve açık bırakan zebanilere rica eder:
-Aman, nevolur kapıyi mökkem örtün de bir dalımız gızsın.


-----------------------------------------------

BENNAM DAĞLARI

Erzurum;un en yüksek dağları hangisidir, yazılı sorusuna bir öğrenci bennam dağları
cevabını yazmıştı. Öğretmen sınıfta çocuğu kaldırıp sordu :
-Oğlum nereden çıkardın Bennam dağlarını?
Erzurumlu olmayan öğrenci mahcup bir edayla :
-Öğretmenim, soruyu bilmeyince yanımdakine sordum ;BENNAM diye cevap verdi.
-----------------------------------------------

SİTAVUHLİ

Erzurum;lu İstanbulda gezerken hele bir de ano diskoya gidim demiş. Kapıdaki bekçi:
-Damsız girilmez, yasak, deyince:
-Gardaş benim damım Erzürümün Sitavuh kövünde.Hoç altına gındıllik tahacah halım yoh!
-----------------------------------------------

BEDİRA

Radyo yeni icat edilmişti. Köyün birinde evdeki radyoya büyük hoparlörlerden
birini bağlayıp dış duvara asmışlardı. Oradan geçen köylü çalan müziği
dinlemiş dinlemiş hayretle:
-İcatta icat gardaş, bedira da gonişir!


-----------------------------------------------

İKİ POHLİ YUMURTA

Vali Erzurum'un köylerini ziyarete gidiyor. Bir köyde kendisine bolca yumurta kayganası ikram ediliyor. Vali çok memnun oluyor ve
nezaket icabı şöyle diyor:
-Muhtar ne zahmet etmişsin, bu kayganaya gerek yoktu, ayran yeterdi..
Muhtar:
-Ne zehmeti vali beg, içine tükürim, iki pohli yumurta, ne gıymeti, afiyet olsun...BU BİR
NUTUKDUR

Pasinlerin kurtuluşunda Belediye Baskanvekili Sabih Pasin heyecanlı bir nutuk çekiyor :
-Ermeniler saldırdi, ahan bu ot yığınlarına kadar geldiler, biz
saldıranda da ano çeşmenin yanından kaşdı cannarıni zor gulturdular.
Nutku dinleyen ve o günleri yaşamış yaşlı bir kadın itiraz edip:
-Ola Sebih atma atma.. Sen ne annadirsan, sen o günleri gördün mü ki, diye sorar.
Buna sinirlenen Başkanvekili
- Pohh yeme Behile, bu bir nutuktur! Ne söyler söylerem.!

-----------------------------------------------

SUÇUMUZ NE?

Tebrizkapı'da kaldırıma yaslanarak zorla durabilen kamyonu görünce Trafik Polisi hemen yanaştı:
-Hoop hemşerim, burada durmak yasak!
-Aman terpetme gurban olim, frennerim dutmir.
-Senin farların da kırık?
-Mehellenin pijleri...
-Silecekler de yok?!
-Vış, ahan ben de yeni gördüm.
-Ehliyet ruhsat lütfen.
-Vallah rühset yok, ne yalan diyim. Ehliyet de emim de.
-Peki, sana elli lira ceza yazıyorum.
-Gurban olim polis bey, ahan vermesine verah da, suçumuz ne?
-----------------------------------------------

ELEYSE NİYE DURDUN

Erzurum'lu bir hanım telaşla koşarak belediye otobüsünü durdurmaya uğraşıyor. Halk ıslıklıyor. Şoför acı bir frenle duruyor.
Kadın:
-Gardaş bu otubus İlice'ye gidir mi?
Şoförün canı burnunda, araba dolu, zor durmuş, kızgınlıkla
-Heyir baci, getmez!
Kadın:
-Vış! eleyse niye durdun!
-----------------------------------------------

HELBET

Gürcükapı'da sıra sıra müşteri bekleyen faytonlardan birine kibar bir adam yanaşarak faytoncuya "binebilir miyim" diye sorunca faytoncu:
-Helbetde binebülürsen, dedikten sonra kendi kendine söylenmeye başlar:
-"Vola bu dünyada da ne tevür adamlar var; hem para verir hem de binebülürmiyem diye sorir. Sormiya ne lüzüm, parasıni verdıhdan sonra teyyariya bile binebülürsen!
-----------------------------------------------

MUSTAFA PAŞA
Bir Mülkiye müfettişi doğuya teftişe giderken ihtiyar bir Erzurum'lu köylüye misafir olmuştu. Sohbet sırasında sordu:
-Baba, memlekette kaç vali gördün?
-On, onbeş vali hetirimdedir...
-Peki bunlardan kaçı hizmet etti, kaçından memnunsunuz?
-Allah geni geni rehmet etsin, Mustafa Paşa'dan çoh memnunduh!
-Bu Mustafa Paşa ne hizmetler etti ki onbeş valinin içinde ona rahmet okudun?
-Beg, o vali Erzürüm'e varmadan yoldayken vefat etmişdi. Gerisini sen anna


-----------------------------------------------

HURDA NENE

Çeşitli hastalıklar, kazalar geçirmiş, bir gözünü kaybetmiş, romatizmadan beli bükülmüş, parmakları çarpılmış olduğundan mahalleli bu yetmişlik ihtiyara Hurda Nene adını takmıştı. Rahmetli o haliyle bile herkesle şakalamayı, espri yapmayı severdi.

Hastalanmış ,hastaneye kaldırılmıştı. Sabahleyini, nabzını ve ateşini kontrol eden doktor der ki:
-Teyze maşallah çok iyisin. Nabız normal, ateş de yok. Vücut sıcaklığın 37 derece.
-Tohtor beğ oğlum, der Nene, bir türli ıssınamirem. Soyuhdan donirem, sen o otuz yedi dereceyi kırka elliye çıkart. Ücreti mühüm değil.

-----------------------------------------------
CEFER AĞA

Erzurum Belediyesinin kuruluş yıllarında fahri olarak her işe koşuşturan Cafer Ağa'nın bu gayretkeşliğini ödüllendirmek için Ankara'ya gidecek heyete onu da yazmışlar.
Cafer Ağa bu haberden çok memnun olmuş. Öyle ya ekabir-i memleketten olmasa heyete adını yazarlar mı?
Cafer Ağa o akşam eve hergünkünden farklı bir havayla gelince hanımı merak edip sormuş:
-Cefer, o gözel sufatın niye ele töhmüş, mosolun asmışsan, bişeye mi sinirlendin?
-Ben sinirlenmim kim sinirlensin! Bıhdım usandım. Sohahlar mi temizlenecah, gel Cefer Ağa, çölpühler mi payhlanacah, gel Cefer Ağa. Şindi de Engere'de hökümatın işi bozulmuş, gel Cefer Ağa!


Kaynak ;
http://erzurumluyuz.sitemynet.com/


SAAT GIRH

Çarşıda Erzurumlu bir kadın önden giden hamala bağırmış:
"Hamal emi, hamal emi saat gaç?"
Hamalın zaten canı sıkkın:
"Saat gırk!"
"Torpak başşan! Heç saat gırk ola!"
O da kadının ağzının payını vermiş:
"Heç hamalda saat ola!"

GARDAŞ ISLIĞI BEN ÇALARAM

Duvarcı ustası, tuğlayı, taşı yerine koydu mu iki adım geriye atıp marifetine ıslık çalarmış...
İnşaat sahibi bakmış iş yürümüyor, ustaya seslenmiş:
"Gardaş sen duvarı ör, ıslığı ben çalaram!"

ALLAH DA SENİ PAYLAYA

Dürdane Hanım saf bir kadın, etliye sütlüye karışmaz, ama lafın nereye gideceğini bilmezmiş...
Bir gün, hamamda kendisini yıkayan gelinine teşekkür etmiş:
"Kızım sen beni payladın, Allah da seni paylasın!"

YUSUF HEP YALAN SÖYLİR
Mehmet Ağa'ya sormuşlar:
"Yusuf'u mu seversin, Asım'ı mı?"
"Yusuf'u!"
"Niye?"
"Asım bir yalan söylir, bir doğri; Yusuf hep yalan söylir, beni yormir!"


SUÇUMUZ NE Kİ!
Tebriz kapısında aşağı inende, bir kamyon gelip yolun ortasında durmuş, şoför atlayıp taşı ön tekerleğinin önüne yerleştirmiş, trafik polisi yetişmiş:
"Burada durulur mu?"
"Aman ağabey, gurban olim, sahın teprenme, zor durmuşam, frenler dutmir!"
"Frensiz araba olur mu, üstelik farlardan biri de kırık!"
"Ağabeg, daş sıcradı, gırdı!"
"Ver bakalım ruhsatla sehliyetini..."
"Ne ruhsatı? Ağamın ehliyetini beraber gullanırih, ben de değil!"
"Tu Allah belanı vermeye, ver 500 lira ceza defol!"
"Dadaş" boynunu bükmüş:
"Ayahlaran gurban olim ağabeg, aham 500 lira vermesine verem de, sucumuz ne oni anniyah!"

OKUDUKCA GUDURİR

Hasankaleli Fevzi Emi, oturmuş arkadaşlarıyla cinler periler üzerine sohbet ediyor.
Biri, gidip bir çarşafa bürünmüş; elini, kolunu sallaya sallaya geliyor.
Fevzi Emi, hayaleti görünce Mehmet'e seslenmiş:
"Ula Mehmet oku!"
Mehmet, bildiği bütün duaları okumuş, nafile hayalet daha da hızlanarak üzerlerine geliyor...
Fevzi Emi bağırmış:
"Ula Mehmet ohuma, ohudukça kudurir!"

BİNEBÜLÜRSEN

Gürcükapıda sıra sıra müşteri bekleyen faytonlardan birine kibar bir adam yanaşarak faytoncuya "binebilir miyim?" diye sorunca faytoncu:
-Helbetde binebülürsen, dedikten sonra kendi kendine söylenmeye başlar:
-"Vola bu dünyada da ne tevür adamlar var; hem para verir hem de binebülürmiyem diye sorir. Sormiya ne lüzüm, parasıni verdıhdan sonra teyyariya bile binebülürsen!”

POHH YEME BEGİRE

Pasinlerin kurtuluşunda Belediye Baskanvekili Sabih Pasin heyecanlı bir nutuk çekiyor :
-Ermeniler saldırdi, ahan bu ot yığınlarına kadar geldiler, biz
saldıranda da ano çeşmenin yanından kaşdı cannarıni zor gulturdular.
Nutku dinleyen ve o günleri yaşamış Behire nine itiraz eder:
-Ola Sebih atma atma.. Sen ne annadirsan, sen o günleri gördün mü ki?” diye sorar.
Buna sinirlenen Başkanvekili
- Pohh yeme Begire, bu bir nutuktur! Ne söyler söylerem.!

ESGERİYE MEVZERİ SATMİRAM

Tortumlu'nun biri eşeğe yüklediği dutu "batmanı 2.5 guruşa" diye bağırarak satıyordu.Biri kulağına eğilip "kilosu gaça" diyende:
-Niye baba ele egilib gulağıma fısıldirsan, hoç esgeriye mevzeri satmiram; tut satiram!
www.erzurumluyum.com sitesinden alınmıştır.

SEVAP

Tamam işte o bankamatik var ya, ona gidir bir kart sohirsan. sonra birgaç numara yazirsan. Eğer daha önce para yatırmışsan maçina hemen istediğin parayı verir. Yoh daha önce para yatirmamişsan maçina sana deyir ki: -Ula gavat, sen ne parasi yatırdın ki şimdi benden isdirsen? İşte sevap da buna benzer. Eğer bu dünyada sevap yaparsan, öbür dünyada garşan gelir. Yapmazsan, heç bir şey bekleme.

SÖZLÜ SINAV

Erzurum lisesinde Erzurum’lu Öğretmen ,Erzurum’lu öğrenciyi sözlü sınavı yapıyor : -Arhadaçi -Buyur hocam neci? -Adın neçi? -Mehmet Zeçi -Numaran neçi? -içiyüz içi -Memleçetin nereçi? -Erzürümün içi -Soriyi bilirmisen peçi? -Hocam sori neçi ? -Erzürümün nüfüsi neçi? -Hocam bilmemçi -Eleyse otur içi -hocam neyettimçi?

ELEYSE NİYE DURDUN

Erzurum'lu bir hanım telaşla koşarak belediye otobüsünü durdurmaya uğraşıyor. Halk ıslıklıyor. Şoför acı bir frenle duruyor. Kadın: -Gardaş bu otubus İlice'ye gidir mi? Şoförün canı burnunda, araba dolu, zor durmuş, kızgınlıkla -Heyir baci, getmez! Kadın: -Vış! eleyse niye durdun!

HELBET

Gürcükapıda sıra sıra müşteri bekleyen faytonlardan birine kibar bir adam yanaşarak faytoncuyan "binebilir miyim" diye sorunca faytoncu: -Helbetde binebülürsen, dedikten sonra kendi kendine söylenmeye başlar: -"Vola bu dünyada da ne tevür adamlar var; hem para verir hem de binebülürmiyem diye sorir. Sormiya ne lüzüm, parasıni verdıhdan sonra teyyariya bile binebülürsen!

YOLÇİ

Saf bir Erzurum'lu şehirlerarası otobüs yolculuğu yaparken mola yerinde otobüsünü şaşırmıştı. Anonsu duyunca kalkmakta olan otobüsten içeri dalıp seslendi: -Dadaşlar hele bir bahın ben bu otobusun yolçusu miyam?





Başlık Buraya Gelecek

Bu bölüme, kendi belirlediginiz konuyla ilgili bir yazı girin.


ATLI KÖYÜNDEN(ORİDEN) FIKRALAR
Atlı köyü sitesinden alınmıştır

Donguzlar ve ayular
Daramahlali Izzet emi (Izzet Can) Isat'ta papates ve fasulye ekmistir. Bahceyi sulayip kontrol etmeye gittiginde bir de bakar ki son yillarda sayilari cok fazla artan domuzlar bahceyi mahvetmis.
Domuzlara kizan Izzet emi soyle bir mukayese yapar:
- Anasini bilmem nayettugumun donguzlari bahcayi mafetmislar. Eskidan ayulara kizarduh ama magar ayular donguzlarin yaninda kravatli mamur imis.
(Izzet emi bu olayi koydeki memurlarin yaninda anlatir :)

Başlık Buraya Gelecek

Olur Fıkraları
CAHİT CAN ÖĞRETMENİMİZİN KALEMİNDEN


FIKRALAR HAKKINDA

Saygıdeğer dostlar, Yöremizle ilgili fıkralar derlenirken orijinal halleri muhafaza edilmeye ve derlendikleri şekliyle sizlere ulaştırılmaya çalışıldı. Bu yapılırken maksadımız, asla kimseyi rencide etmek, küçük düşürmek ya da hor görmek değildir. Çünkü biz insanlarımızı Allah için çok seviyoruz ve onlara saygı duyuyoruz. Maksadımız muhabbet olsun.

Muradımız, memleketinden ayrı düşmüş insanlarımıza, gurbette birazcık memleket havasını teneffüs ettirmek, bir anlık da olsa onda memleketindeymiş hissi uyandırmak. Bu fıkralar aracılığıyla onları dert ve kederlerinden birazcık uzaklaştırabilirsek, birazcık olsun tebessüm ettirebilirsek ne mutlu bize. Niyetimiz halis. Sizlerin hoşgörüsüne sığınıyoruz.

Bilvesile fıkralarda ismi geçip de ahirete irtihal etmiş olanlara Allahtan rahmet, yaşayanlara ise sağlıklı, mutlu ve uzun ömür geçirmelerini diliyoruz.



FIKRALAR



· ATI SINADIM



İnisetliler son güzde yoz malları Çanavura götürüp otlatırlar ve geceleri de orda kalırlar. Orili rahmetli Kârtol Dursun, İnisete, oradan da ahbabı olan Müştak dayı ile birlikte mal otlatmak için Çanavura gider. Akşam olur malı kapatırlar. Köylüler hep bir araya toplanıp sohbet ederlerken, birisi Kâhalardan (Hemşinlerden) bir kuzu alıp yeme teklifinde bulunur. Diğerleri de bu teklifi uygun bulur. İki kişi kuzu almaya giderler. Rahmetli Kârtol Dursun ile Müştak dayı da çıplak deli bir ata binerek Kürtlerin yaylasından kuzuyu pişirmek için bakraç getirmeye giderler. Dönüşte Müştak dayı ata biner, Kârtolu da terkisine alır. Bakraç Kârtolun elindedir. Ay ışığında yavaş yavaş ilerlemektedirler. Bir ara Müştak dayı, Kârtolun bir şeyle uğraştığını hisseder, ama oralı olmaz. Biraz sonra at ürker. Müştak dayı, atı zaptetmeye çalışır, fakat nafile... Bir ara Kârtolun düştüğünü fark eder. Kendisi de biraz direnirse de sonunda at onu da yere vurur ve kaçar. Müştak dayı, yerde ağrıyan yerlerini bir müddet ovalar, korkuyu atlatır, aklını başına toplar ve Kârtolu merak eder. Yarım ay ışığında başlar Kârtolu aramaya. Bağırır, fakat ses veren olmaz; iyice korkar. Sonunda Kârtolu diz oturmuş, ellerini dizine vurarak katıla katıla gülerken bulur. Korkulacak bir durumun olmadığını anlayınca asıl merak ettiği şeyi öğrenmek için sorar:

Dursun, doğru söyle, ne yaptın ki at ürktü?

Dursun, zor da olsa gülmesini bir müddet sonra durdurur ve cevap verir:

Atı sınamak için bakracı atın kuyruğuna bağladım ve bıraktım, onu bilirim... Ondan sonrasını sen de biliyorsun zaten, der.





· SAKAVELİN HAKKI



İnisetli Muharrem ağa, Oriye geldiğinde rahmetli Kârtol Dursunun kapısını çalar. Kapıyı rahmetli hanımı açar.

Muharrem ağa:

Dursun ağa nerede? diye sorar. Kadıncağız da:

Evde yoktur. der.

Bunun üzerine Muharrem ağa, kadına:

—Dursun, bana bir sakavel söz vermişti, onu almaya geldim. der.

Kadıncağız da iner ahırdan bir sakavel getirir ve verir.

Akşam olur, Dursun dayı eve gelir. Hanımı olanları bir bir anlatır. Dursun dayı oyuna geldiğini anlar, ama seslenmez.

Sonbahar gelir, Kârtol Dursunun ayağı İnisete düşer. Muharrem ağayı takip eder, o evden çıkıp gittiğinde Muharrem ağanın hanımına gider:

Muharrem ağa nerede, benden sakavel almıştı da onun hakkını almaya geldim, der.

Kadın da:

Muharrem Usta evde yok, ama ben vereyim, der ve sakavelin hakkını fazlasıyla verir. Akşam olur, Muharrem ağa eve gelir.

Hanımı: -Orili Dursun ağanın selamı var. Seni sordu, yoktun. Adamdan sakavel almışsın, borcun varmış. Hakkını istedi, ben de verdim, der.

Muharrem ağa oyuna geldiğini anlar, ama iş işten çoktan geçmiştir.





· ABLAM DOYSUN



Könkli İngiliz Seyfettin, Orili Necmettin Pehlivanın misafiridir. Yemek vakti gelir. Misafir aile dostu olduğu için ayrı bir sofra kurmazlar; ev halkı ile misafir aynı sofraya otururlar.

Yemek sofraya konur. Herkes kaşığını alır ve yemeye başlar. Bir ara Necmettin Pehlivan, misafirin yemek yemediğini, oyalandığını fark eder ve sorar:

-Seyfettin, neden yemek yemiyor da ekmekle avarelik ediyorsun? Yoksa bu yemeği sevmiyor musun?

Seyfettin:

-Sevmeye seviyorum da, kaşığımı ablam aldı. Onun doymasını bekliyorum. Acelesi yok; o doysun; ben sonra da yerim...

Geç de olsa durumun farkına varan evin hanımı mahcup olur ve lokmalar boğazında düğümlenir adeta.





· ANANIN SAATİ...



Baba-oğul, ormana oduna gideceklerdir. Orman, köylerine hayli uzak olduğu için şafak atmadan çok önce kalkıp yola revan olmaları gerekir. Ne var ki, o saatte uyanamayacaklarına dair endişeleri vardır. Duruma evin kadını bir çözüm bulur:

Ben her gece tuvalete gitmek için iki sefer uyanırım. İkinci uyanışım şafak sökmeden bir saat öncedir. Siz endişe etmeyin, yatın. Ben sizi çağırırım, der.

Bu fikir baba-oğulun hoşuna gider, gönül huzuru içinde yatar uyurlar. Kadın, gece bir sefer tuvalete uyanır, yatar. İkinci sefer uyanır, kocasını çağırır; o da oğlunu çağırır. Baba-oğul hazırlıklarını yaparlar ve öküzleri önlerine katıp yola düşerler.

Baba-oğul, gecenin zifiri karanlığında saatlerce yol alırlar; ne var ki bir türlü sabah olmaz. Oğul, biraz yorulmuş, biraz da usanmış bir vaziyette babasına sorar:

Baba, niçin sabah bir türlü olmuyor?

Baba, oldukça öfkeli bir şekilde cevap verir:

Oğlum, ananın şeyinden saat olursa, sabah da böyle geç olur!





· BAKIM MEMURU



Bir zamanlar, devlet memuru denince köylülerin aklına sadece orman muhafaza memurları (bakım memurları) gelirdi. Çünkü köylüler o zamanlar bakım memurlarından başka devlet memuru tanımamışlardı henüz. Bakım memurları da ellerindeki yetkilerini kullanarak köylüler üzerinde bir baskı unsuru kurmayı bilmişlerdi. Köylülere dilediklerini yaptırıyorlar, köylerde bey gibi yaşıyorlardı. Köylüler de bakım memurluğuna imreniyorlar, varsa da, yoksa da bakım memurluğu diyorlardı.

İşte o devirlerde, bir mühendisle iki bakım memuru bir köye giderler, bir köylüye misafir olurlar. Köylü bakım memurlarını resmi elbiselerinden tanımaktadır. Yalnız onların yanındaki sivil kıyafetli olanı tanımaz. Onun ne iş yaptığını merak eder ve öğrenmek için sorar:

Evladım, sen ne iş yaparsın?

Amca, ben orman mühendisiyim.

Yaa! Oğlum, bari biraz daha okuyup da bakım memuru olsaymışsın ya!





· HELE GÜZ GELSİN...



Köyün birinde o köyden olmayan Hasso diye birini bir sürüye çoban tutarlar. Hasso, o köyden olmadığı için orada evi falan da yoktur. Köylüler çobanı misafir etmekte, yedirip içirmektedirler.

Birgün, Hasso her nedense köylülere küser ve gittiği yerlerde yemek yemez. Aradan birkaç gün geçer, durum hakkında köylülerin ne düşündüğünü merak eder. Merakını gidermek için yanındaki çoban arkadaşına sorar:

Köylüler ben yemek yemiyorum ya çok üzülüyorlar mı?

Arkadaşı, Hassonun nasıl bir cevap beklediğini anlamıştır ve kendisine yöneltilen soruyu o doğrultuda cevaplandırır:

Üzülüyorlar da ne demek! Sen yemek yemiyorsun diye hepsi kahroluyor. Ne yedikleri boğazlarından gidiyor, ne de uykuları geliyor.

Bu cevap Hassonun hoşuna gider. Hayıflanırcasına söze devam eder:

Hele bu ne ki... Güz gelsin bana düşen hakkı da almayacağım!





· YAŞITLARIN ÖLELİ...



Horketli rahmetli Hayri Çavuşun babası bir hayli ihtiyarlamıştır. Birgün babası, çok ihtiyarladığını unutarak, Hayri Çavuşa, kol ve ayaklarındaki ağrıdığından şikâyetçi olur. Rahmetli Hayri Çavuş da:

Gine mi ağrımasın baba? Senin yaşıtların öleli on yıl oluyor, der.





· BUNA DA ŞÜKÜR!...



Güz mevsimi bir köylü harmandan gelmektedir. Omzunda da bir heybe tahıl vardır. Tahılı az bulan bir başkası, komşusuna seslenir:

Komşu bu yıl tahılın çok az çıkmış.

Öteki cevap verir
Buna da şükür, geçen yıl hep de paltonun cepleriyle getirmiştim ya!





· BUNU YİYEYİM, BU BABAMA



Ferhat, arkadaşları ile sıra kebabı yemeye gider. Kebaplarda adet olduğu üzere dönüşte evdekilere de döner götürülür. Ferhat da biraz yer, doymadığı halde biraz da babasına biriktirir.

Döner bittikten sonra eve gitmek üzere yola koyulur. Ferhatın aklı, tabakta babası için biriktirdiği cağlarda kalır. Sonunda dayanamaz cağın birini diğer eline alır ve: Bunu yiyeyim, öbürleri babama kalsın.der. Sonra eline bir cağ daha alır: Bunu yiyeyim, öbürü babama kalsın. der ve bir cağı daha bitirir. Artık elinde sadece bir cağ kalmıştır. Cağın sağına soluna bakar ve:

Bunu da yiyeyim, babam da oğlumun şeyini yesin, diyerek son cağı da kemâl-i afiyetle midesine indirir.





· PORSUĞU MU ÇIKARDIK?



Oriden birkaç kişi Horkete çayır biçmeye giderler. Çayır sahibi biçicilerin iyi iş görmesini sağlamak için Sümmani Çavuşu kafaya alır. Sümmani Çavuş da bu görev üzere biçicilere ha bire gayret vermektedir. Adeta onların tırpan dövmelerine bile müsaade etmez. Tırpancılar iyice bozulurlar, ama yabancı bir yerde köylüleri ile takışmak da istemezler. Bir ara, Yasin, Sümmani Çavuşu kızdırmak için başlar ıslık çalmaya. Sümmani Çavuş da ıslık çalmanın iş görmelerini engellemiş olduğunu düşünmüş olacak ki, kızar:

Hop! Kimdir o ıslık çalan? Durup dururken ıslık çalma da nereden çıktı? der.

Bunun üzerine Yasin, Sümmani Çavuşa cevap verir:

Ne oldu Sümmani Çavuş, porsuğu deliğinden mi çıkardık?





· YANLIŞ HESAP



Köylerinde tandırlık çalı bulunmayan bazı köylerimiz, kışlık tandır yakacağı ihtiyaçlarını karşılamak için her yıl sonbaharda çeküm getirmeye giderler. Arabaları dağın tepesinde açarlar. Dağın yamacından söktükleri çekümleri büyük demetler yapıp bağlarlar ve aşağıya uçururlar. Bu iş bittikten sonra bu demetleri kâş yapıp öküzlere koşar ve arabaların yanına çıkartarak arabaya yüklerler.

İşte, bir grup köylü yine birgün çeküme gitmişler. Öküzleri dağın tepesinde açmışlar ve çeküm çıkartmaya başlamışlar. İçlerinden birisi aşağıya uçurduğu çekümleri kâş yapmaya indiğinde, aşağıda kağnı arabası tekeri bulur. Nerden geldiğini bile düşünme gereği duymadan, fırsat bu fırsattır deyip arkadaşlarına çaktırmadan tekerleri parçalar ve her bir parçasını bir kâşın arasına saklar. Sonra da kâşları yukarı taşıyabilmek için öküzleri getirmek üzere yola koyulur. Gayet rahat bir şekilde, aheste aheste yürürken bir yandan da ıslık çalar, türkü söyler. Tepeye vardığında gözleri arabasına ilişir, O da ne? Arabası bıraktığı yerde yoktur. Kısa bir aramadan sonra arabanın üstlüğünü az aşağıda derenin içerisinde ters dönmüş olarak bulur, fakat tekerleri yoktur.

Sonunda mesele anlaşılır. Galiba öküzler arabada kaşınırken araba hareket eder ve üstlük yukarıda takılıp kalırken tekerler üstlükten ayrılıp dereyi bir bulur. Meğer zavalı adam, nasip ayağıma geldi diyerek kendi arabasının tekerlerini parçalamış da haberi yok. Adamın kan beynine yürür, ama ne çare...





· HOCA DİNDEN ÇIKIYOR



Salaçurda biçin zamanı... Bir Cuma günü cemaatin bir kısmı camide hocanın vaazını dinliyor, diğerleri de dışarıda bir mevzu üzerinde hararetli bir tartışma yapıyorlar. Hava sıcak olduğu için caminin kapısı açıktır. Bir ara dışarıdakilerin bağrışmaları camideki hocanın sesini bastırır. Hocanın duruma çok kızdığı ses tonundan ve yüz hatlarından anlaşılır. Hocanın çok kızdığını anlayan Cığız Ömer dışarı fırlar ve bağırır:

Ula, dışarıda zırıltı etmeyin de içeri gelin, içerde hoca dinden imandan çıkıyor!





· GAYDA BOŞA GİTMESİN



Salaçurda düğün vardır. Baba-oğul davar sırasına giderler. Sürüyü köyün karşısındaki yamaca bırakırlar ve uzaktan düğünü seyretmeye koyulurlar. Gençler harmanda büyük bir neşe içerisinde keyifle bar oynamaktadırlar. Gerek oyuncuların neşesi, gerekse davul-zurnanın sesi baba-oğulun iştahını kabartır.

Sıra Oğdar barına gelir. Baba oyun oynama arzusuna engel olamaz. Bulundukları yer yamaç olduğu için, yakınlarındaki büyük, düz bir taşın üzerine çıkar ve oğlunu da yanına çağırır. El ele tutuşurlar ve köyden gelen komutlara uyarak Oğdar barını oynamaya başlarlar. Bir ara köyden Açıl!... Açıl!.. diye oyun komutu gelir. Baba-oğul da komuta uyarak açılırlar. Ne var ki, taşın üzerinde oynadıklarını unutmuşlardır. İkisi de taştan düşer ve babanın ayağı kırılır. Oğul hemen babasının ayağını sarmaya uğraşırken, babanın kulağı yine davul-zurnanın sesindedir. Baba ayağının acısını unutur oğluna çıkışır:

Ula oğlum, ne ki oldu, oldu. Sen bırak ayağımı da oyuna devam et. Bari gayda boşa gitmesin.





· TATLI KITLAMA



Salaçurlu rahmetli Şerif Çavuşa birkaç Hodlu misafir olurlar. Yemek vakti gelir, yemeklerini yedikten sonra Şerif Çavuş misafirlerin çayını da getirir. Misafirler, Şerif Çavuşun hazır cevap biri olduğunu bildikleri için aralarında anlaşırlar ve önce çaylarını tatlı yaparlar, sonra da tatlı çaylarını kıtlama içmeye başlarlar. Bir iki, derken Şerif Çavuş dayanamaz sorar:

—Uşaklar siz ne yapıyorsunuz, öyle?

Misafirlerden biri gayet rahat ve pişkin bir tavırla cevap verir:

—Ağa, tatlı kıtlama içiyoruz...

Şerif Çavuş, söylenenlerden pek bir şey anlamaz, ama endişesini dile getirmeden de edemez:

—Uşaklar, eğer kendi evinizde de buradaki gibi tatlı kıtlama içiyorsanız için, helâl olsun! Yok, sadece misafirlikte içiyorsanız, o zaman burnunuzdan fitil fitil gelsin...





· AKLIN BAŞAN TOPLA AHMET!...



Saltlı Ahmet ikinci karısını da boşamış ve dul kalmıştır. Sonunda tekrar evlenmeye karar verir. Çöpçatanlığı ile bilinen Salaçurlu Paşa İsmail, Amhet’e taze bir dul bulur. Yalnız, kadın bekâr olduğu halde bir hata sonucu bir çocuk sahibidir. Paşa İsmail bu durumu Ahmete iletir, o da bu kadınla evlenmeyi kabul eder.

Ne var ki meseleyi duyanlar bu evliliği uygun görmezler ve Ahmet’i pişman ederler. Ahmet de Paşa İsmail’e:

İsmail, komşular beni korkuttu. Bu kadın bizim köye geldikten sonra da yanlış yapmaya devam ederse, benim başımı belâya sokar. En iyisi mi, ben bu işten vazgeçiyorum, der.

Paşa İsmail, Ahmet’in bu endişesine önce güler, sonra da kızarak Ahmeti azarlar:

Ula, aslanım aklın başan topla. Bu devirde millet kendi karısından bezmiş usanmış. Köyde üç-beş tane ihtiyar kalmış, onların da kendi karılarına bir şey edeceği yok. Senin karınla kim uğraşır?





· BAŞKA ÇURLU



Öğretmen Rasim Bey, oğluna para verir ve: Git, Salaçurlulardan biraz çivi al, gel.der. Çocuk gider, Salaçurlularda babasının istediği çividen bulamaz ve babasına telefon ederek:

Baba, Salaçurlularda o çividen yok. Başka çurlulardan alayım mı? der.





· ONA HOP DENİR Mİ?



Salaçurlu Kaya Usta ile Şemsettin Adanada ortak bir minibüs alırlar. Bir yaz, iki aile, köylerini ziyaret etmek için minibüsleri ile yola çıkarlar. Oltuya kadar arabayı Kaya Usta kullanır. Oltudan sonra ise direksiyona Şemsettin geçer. Olur yol ayrımına gelirler. Kaptan Olur yoluna sapacak yerde, Artvin istikametinde gitmeye devam edince durumu fark eden Kaya Usta, telaşlı bir şekilde, oturmakta olduğu arka koltuktan:

;Hop, hooop! diye bağırır. Zaten acemi olan Şemsettin şaşırır. Kaya Ustanın neden bağırdığını anlamadan her ihtimale karşı frene sonuna kadar yüklenir. Araba sağ yanının üstüne şarampole devrilir. Arabadan çıkarlar. Ufak sıyrıklardan başka önemli bir şey yoktur. Yalnız arabada biraz hasar vardır. Can kaybı olmayınca biraz rahatlarlar. Şemsettinin aklı başına gelir, ama Kaya Ustanın neden bağırdığını hâlâ anlayamamıştır. Bu merakını gidermek, hem de suçu Kaya Ustanın üzerine yıkmak için Kaya Ustaya sorar:

Ula Kaya, dur hele sen neden hop hop dedin?

Kaya Usta da:

Nedeni var mı? Kör müsün, Olur yoluna sapmadın! Kafanı doldurmuş Artvine gidiyorsun!

Şemsettin bu sefer tabandan kızar:

;Ula, ona hop denir mi? Az kalsın eşşek cennetini boylayacaktık!





· SEN BİR KÖRÜT VER...



Niyakömlü rahmetli Hasan Ağa Olura gelir. Kebapçı rahmetli Lütfü Usta, hoş-beşten sonra, Hasan Ağaya:

Hasan Ağa, gelirken bir keçi getirseydin, ben de o keçiyi yiyip geçmişini belleseydim olmaz mıydı? deyince Hasan Ağa da cevaben Lütfü Ustaya:

Ula Lütfü, sen çok pahalıcısın. Sen bir körüt yedir, ben senin yedi sülaleni belliyeyim, der.



· NE ZAMAN VERDİNİZ Kİ...



Salaçurlu Enver Eğitmen bir taksi alır, ama ehliyeti bir türlü alamaz. Defalarca dosya yakar. Birgün ehliyetsiz araba kullanırken trafik polisleri durdururlar ve sorarlar:

Beyefendi, ehliyetiniz?

Eğitmen biraz kızgın, biraz da sitemkâr bir şekilde cevap verir:

Ehliyeti ne zaman verdiniz ki, bir de utanmadan istiyorsunuz!





· KOD İNDİRİYORDUM



Salaçurlu Enver Eğitmen, arabasıyla köyünden Oltuya gitmektedir. Arabada oğlu da vardır. Bir ara dalar ve hiç kaza yapılmayacak bir yerde, sürati de çok az olmasına rağmen, arabaya takla attırır. Kazadan, baba oğul hafif sıyrıklarla kurtulurlar. Oğlu, aklı başına geldikten sonra, kazaya babasının dalgınlığının sebep olduğunu anlar ve babasına sorar:

Baba, ne yapıyordun, Allahın seversen?

Enver Hoca, gayet samimi bir itirafta bulunur:

Kapnizerde kod indiriyordum oğlum...





· SAMAN ANCAK BANA YETER



Zeki Hoca besi yapmaktadır. Bu sebeple samana ihtiyacı vardır. Salaçurlu Tahir’de saman olduğu haberini alır. Gider kahvede Tahir’i bulur ve:

Tahir Usta, sende fazla saman varmış. Bana bir ton saman verir misin? der. Bunun üzerine Tahir, biraz da boyun bükerek:

Kusura bakma Zeki Hoca, benim saman ancak bana yeter, diyip Zeki hocanın isteğini geri çevirir.





· BÖYLE ARDI MI GELİR?



Orili Molla Memet, Niyaköme ramazan imamlığına gider. Daha ilk gün, yatsı namazının farzını kılarken, münferit kılmaya alıştığı için, Fatihayı cehren okuyacak yerde, hafiyen okumaya başlar. Cemaat, hocanın yanıldığını anlar. Onu uyarmak için içlerinden biri:

Elham... der. Molla ayıkmayınca bir diğeri:

Du lillah... diye ekler. Molla, yine ayıkmaz. Bu sefer bir başkası:

Errahmanirrahim... der. Molla yine kendi âlemindedir. Hasan Ağa bakar ki, Mollanın ayıkacağı yok, daha yüksek bir sesle olaya son noktayı koyar:

Ula uşaklar gözüne yanarım, böyle parça parça okuma ile bunun ardı mı gelir? Bozun da yeniden başlayalım.





· ARTANLAR KİME?



Uzun kış gecelerinde köy halkı, konaklarda toplanır havadan sudan sohbetlerle zaman geçirirlermiş. Gine böyle bir konakta köylüler sohbet ederlerken bir ara söz döner dolaşır ve köyde bir erkeğe kaç kadın düştüğüne gelir. Eşlemeler yapılır, her erkeğe bir kadın düşmektedir. Yalnız beş kadın açıkta kalır. Köylülerden biri:

Peki, bunlar ne olacak? der. Bir başka köylü hemen cevap verir:

Bu köye hiç misafir gelmeyecek mi? Artanlarda misafirlere!





· İNEĞİN BOYNUZLARI



Niyakömli Kerem dayının ineği merada otlarken yardan düşer ve ölür. Bu kara haberi Kerem dayıya söylemeye kimse cesaret edemez. Sonunda komşuları, hatırı sayılır iki ihtiyarı bu işe görevlendirirler. İki ihtiyar, Kerem dayıya giderler ve hoş-beşten sonra birisi:

Kerem dayı, senin süslü inek var ya, o bugün otlarken yardan aşağı düşmüş ve ölmüş. Canın sağ olsun, der.

İhtiyarlar zor bir işi başarmanın rahatlığına kavuşurlar ve Kerem dayının nasıl bir tepki vereceğini beklemeye koyulurlar. Kerem dayı gösterişe ehemmiyet veren biridir. Merakı da bu doğrultudadır:

Ula uşaklar, boynuzları kırılmamıştır inşallah?





· MEHMET BEGİN İTİ



Mehmet Begin köpeği birgün birisini ısırır. Adam da Mehmet Beg&i mahkemeye verir. Mahkemedeki duruşmada, şikâyetçi, şikâyetini dile getirir. Hâkim, Mehmet Bege savunma yapması için söz hakkı verir. Mehmet Beg, savunmasını şöyle yapar:

—Hâkim bey, şimdi sen Mehmet Beg’in iti olsan... Totigin uzatıp, kapının önünde yatsan... Ben de oradan geçerken totigen bassam... Allah için söyle, sen beni ısırır mısın, ısırmaz mısın?





· YÜKLÜ EŞEK ÇIKAR



Kivililer, köylerini Tavuskâr’a bağlayacak yolu yaptırabilmek için Erzurum valisini köylerine davet ederler. Yolun yapılması gereken güzergâhta patika bir yol vardır, vali ve mahiyeti köylülerin rehberliğinde bu yolu takip ederek Kiviye çıkacaklardır. Sarp bir kayalığa gelirler. Aşağısı çok yüksektir, vali bey aşağıya bakmaya cesaret edemez. Hayli korkan vali, yanındaki köy muhtarına sorar:

—Muhtar, buradan çıkabilecek miyim?

Muhtara fırsat vermeden bir vatandaş cevabı yetiştirir:

—Vallahi vali bey, buradan yüklü eşekler bile çıkabiliyor, sen neden çıkamayasın?





· İMAN KUVVETİ



İnisetli rahmetli Recep dayı harmanın duvarından yola yuvarlanan taşı tekrar duvara koymak için Mustafa Hoca ile oğlu rahmetli Fazlı’yı yanına alır ve taşın yanına gelirler. Üçü bir olur ve taşı yukarı yuvarlamaya çalışırlar. Taş yenilmeyecek bir taş değildir, fakat Fazlı ile Mustafa’yı gülme krizi tuttuğu için bir türlü taşı yuvarlayamazlar. Tam bu sırada olay yerine Ağa Pehlivan gelir. Taşı gözüne kestirir. Taşı yuvarlamaya çalışanları itekleyerek:

—Yazıklar olsun size! Bırakın da kenara çekilin bakayım... Ben bu taşı iman kuvvetiyle tek başıma yuvarlayacağım, der ve taşa omuz verir. Bir-iki hamle yapar, ama nafile taşı kıpırdatamaz. Büyük söylediğinin farkına varır. Son bir gayret ile can-ı dilden bir daha deneyince büyük bir gümbürtü kopar. Gürültü, ama ne gürültü... Yedi mahalle öteden duyulur adeta. Ağa Pehlivan yerinde yığılır kalır. Recep dayı fırsatı değerlendirir:

---Maşallah, sübhanallah!...Gördünüz mü uşaklar herifteki iman kuvvetini?





· İYİSİNDEN BULAMADIM



İnisetli rahmetli Fazlı ile Fikri, Olur’a gitmek üzere yola çıkarlar. Tam köyü çıkmak üzereyken arkalarından Hilmi bir şeyler bağırmaya başlar. Fikri dönüp dinler anlayamaz, bir daha tekrar ettirir, yine anlayamaz. Bu sefer Fazlı, Fikri’ye:

—Ben ne dediğini anladım, haydi gidelim, der.

Olur’a inerler, işlerini bitirirler ve köylerine dönmek üzere yola koyulurlar. Biraz geldikten sonra Fikrinin aklına gelir:

—Fazlı, ağzaaan!.. Hilmi dayının dediğini aldın mı? der. Fazlı da:

—Tamam, tamam... Sana sorarsa; iyisinden bulamadık, kötüsünden de almadık dersin, diyerek Fikri’yi rahatlatır.

Köye gelirler. Hilmi, Fikri’nin yanına siparişini almaya gelir ve Fikri’ye:

—Fikri getirdin mi? der. Fikri de gayet rahat bir şekilde:

—Hilmi dayı, vallaha iyisinden bulamadım, kötüsünden de almadım, der. Bunun üzerine Hilmi:

—Ula ben sana bir şey al demedim ki... Ben dedim ki, Salaçurlularda benim balta kalmıştı da onu gelirken getir.

Fikri, Fazlı tarafından faka bastırıldığını anlar, ama iş işten çoktan geçmiştir artık.





· TOPUNUZUN GEÇMİŞİNİ



Harman zamanı İnisetli Fazlı ile babası (her ikisi de rahmeli) harmanda çalışmaktadır. Bir ara harmana Fazlı’nın arkadaşları gelir ve içlerinden biri Fazlı’ya:

—Fazlı, haydi top oynamaya gidiyoruz, der.

Fazlı gidince işinin aksayacağını düşünen Recep dayı harmana gelenlere kızar:

—Topunuzun geçmişine başlatmayın. Başka işiniz yok mu? Cehennem olun da gidin burdan!

Fazlı’nın arkadaşları Recep dayının kendilerine mi, yoksa “top”a mı sövdüğünü anlayamadan harmandan toz olup giderler.





· BOKLU İŞLERE KARIŞMAM



Bir kadının kocası vefat eder. Kadında gözü olan bir dul adam da, yol bir iş iki hesabı, kadına baş sağlığı dilemek için gider. Ama asıl maksadı kadını ayartmaktır. Adam, kadına baş sağlığı diler. Yarası deşilen kadın üzüntüsünden hem ağlar, hem de sayar:

—Rahmetli tarla ekti, biçmeden öldü! Tarlaları şimdi kim biçecek?...

Adam elini göğsüne vurarak:

—Ben biçerim abla, der.

Kadın devam eder:

—Herif, öküzleri besledi de koşmak nasip olmadı. Onları şimdi kim koşacak?...

Adam, yine elini göğsüne vurarak:

—Sen merak etme, ben koşarım, der.

Kadın ağlamaya ve saymaya devam eder:

—Herif ölmeden on altın borç almıştı. Şimdi onun borcunu kim ödeyecek?...

Adam, elini hazırlamış tam göğsüne vuracakken vazgeçer ve:

—Abla, ben öyle boklu işlere karışmam, başın çaresine bak, der ve bir solukta evi terk eder.





· GENÇLİĞİMDE...



Könkli rahmetli Şahin dayı ihtiyarlamıştır. Birgün pantolonunun önünün ıslandığını gören ahbapları sorarlar:

—Şahin Ağa, hayrola bu ne haldir?

Şahin dayı iç çekerek durumu hal diliyle izah eder:

—Bu termaşi gençliğimde eğemiyordum ki içeriye koyayım. Şimdi de bulamıyorum ki, dışarı çıkartayım. Demin de abdest bozmak icap etti, bulup dışarı çıkartıncaya kadar üstümü başımı hep ıslattım.





· ETİN YAĞLISI



İnisetli Çelebi Abdurrahman döneri, özellikle de yağlı döneri, pek sever. Birgün arkadaşlarıyla sıra kebabı yerlerken, arkadaşları, Abdurrahman’ın yağlı etleri tabağa biriktirdiğini, yağsız etleri ise yediğini görürler ve kendisine sebebini sorarlar. O da:

—Evde bir tek annem var, ona döner götürmesem olmaz. Ama kebaba da doyamıyorum. Ben yağlılarını seviyorum, annem ise yağsızlarını. Burda yağsızlarını yiyorum, eve yağlılarını götürüyorum. Annem de yağlılarını sevmediği için onları da evde yine ben yiyorum. Böylece hem kebaba doymuş, hem de anneme kebap götürmüş oluyorum.





· KÖNK CUMASI



Könk ile İniset birbirlerine oldukça yakın iki komşu köydür. Bu sebeple Könklüler sık sık İniset’e gelirler. Yine birgün Könklülerden biri İniset’e gelmiştir ve bir ekmek dostunun evinde oturmaktadırlar. Öğlen vakti yaklaşınca ev sahibi abdest alır sonra da misafire:

—Gel abdest al, cuma vakti yaklaşıyor, der.

Könklü, şaşkın bir şekilde cevap verir:

-Ya hu ağa dayı, biz cumayı dün kıldık ya!...





· İŞTE O BENİM



Könkli Şahin Ağa, karısı ölünce dul kalır. Birgün, köyün birinde, bir kadının kocasının öldüğünü duyar. Kadını tanıyanlar da kadını kendisine münasip görürler. Bunun üzerine hem kadına başsağlığı dilemek, hem kadını görmek, hem de beğenirse kadına kendisi için elçilik etmek üzere kadının köyüne gider. Kadını ziyaret eder. Başsağlığı dileğinde bulunur. Bu arada kadını da beğenir. Meramını dolaylı olarak kadına açmak için söze başlar:

—Bak abla, yalnızlık bir tek Allah’a mahsustur. Ölenle ölünmez. Kocan rahmetli oldu, ama hayat devam ediyor. Münasip birini bulup evlenmen lazım.

Kadın, önce tepki gösterir:

—Herifi toprağa vereli henüz iki gün oldu. Konu komşu duyarsa ne der? Hem sonra öyle münasip birini bu devirde nerde bulacaksın?

Şahin Ağa, kadının tava geldiğini anlar ve başlar alttan alarak anlatmaya:

—Abla, biz ne güne duruyoruz? Biz de ehl-i İslâmız. Yeter ki sen iste, ben münasip birini bulurum. Mesela benim bildiğim biri var: Zengin, namazında niyazında, çok dürüst, çok yaşlı da değil... Senin elini soğuk sudan sıcak suya değdirmeyecek birisi. İstersen seni ona iş göreyim?

Kadın biraz tereddütlü:

—İyi, ama bu adam nerdedir? Görmek lazım yine de...

Şahin Ağa:

—Hiç gerek yok, abla. Beni gör, onu görme.

Kadın:

—Nasıl yani?

Şahin Ağa, kuşun kafese girdiğini anlayınca kapıyı kapatır:

—Abla, deminden beri ben sana kendimi anlatıyorum. Ben senden iyisini bulamam, sen de benden iyisini bulamazsın... Hiç hınk mınk etme... Bu iş tamamdır.

Tabii kadın artık bu teklifi geri çeviremez ve izdivaç gerçekleşir.





· SÜLEYMAN BEYİ KİM...



Süleyman Bey, Erzurum’da çok çevresi olduğundan ve her kuruluşta iş yaptırabileceğinden bahseder. Hatta o anda mevzu-u bahis olan işi de hallettirebileceğini söyleyince orada bulunan bir arkadaşı ortaya konuşarak:

—Bırakın Allah’ınızı severseniz! Erzurum’da Süleyman Beyi kim ne yapar, der.

Bunun üzerine, Süleyman Bey heyecanla:

—Kiiiim! .Kırk tanesi... der.





· YANİ Kİ ÖĞRETMEN OLMUŞLAR!...



Könkli İsmail dayı çok çabuk kızan birisidir. İnisetliler de onu kızdırmaktan adeta zevk alırlar.

İsmail dayı, İnisetli Mecit dayının misafiridir. Öğretmenler İsmail’i duyunca Mecit dayının konağına koşarlar. Az sonra Mecit dayı sofra kurar ve sofranın ortasına büyükçe bir tepsi yerleştirir. Tepside burma katmer vardır. Mecit dayı: “Buyurun!” der, herkes sofranın başına konar. İsmail dayı da başköşeye kurulur. Bu arada öğretmenler bir mevzu açmışlar, lafı İsmail dayıya bırakmışlar, o da hararetli hararetli, eliyle, ayağıyla anlatmaktadır. Öğretmenler, kaş göz ederek anlaşırlar ve herkes katmerden bir halkayı eline alıp yemeye başlar. Tepsi artık boştur. İsmail dayı, bu arada bir yandan anlatmaya devam ederken bir yandan da elini aheste aheste tepsiye uzatır, eline bir şey değmeyince tepside şöyle bir gezinir, ama yine bir şey bulamaz. Emin olmak için tepsiye göz atar. Tepsinin boş olduğunu görünce fena kızar:

—Allah’ın ateşini yiyin! Yani ki siz de öğretmen!...





· BU SES ONU TUTMAZ



İnisetli Eyüp Ağa, Hod’dan evlenir. Onu, Hod’a ayak dönümüne komşusu Mecit Ağa götürür. Akşam olur, evde otururlarken Eyüp Ağa, eniştelik adabı gereği, susmayı tercih eder. Uzun süre suskun durması ve biraz da yorgun olması Eyüp Ağa’nın uyumasına sebep olur. O, köşesinde uyuklarken, Mecit Ağa ile ev halkı ufaktan sohbet etmektedirler. Bir ara ev büyük bir gürültü ile sarsılır. Herkes önce şaşırır, sonra gürültünün kaynağı anlaşılınca yüzlerde imalı tebessümler belirir. Tabiî gürültüye Eyüp Ağa da uyanır. Durumu anlar, dikkatleri başka tarafa çekmek için başlar yanındaki tahtaları tırmalamaya. Maksadı, biraz önceki gürültünün tahtalardan geldiğine diğerlerini inandırmaktır. Hodluların bu basit numaraya kanmayacaklarını anlayan Mecit Ağa, ikinci bir defa mahcup olmamak için Eyüp Ağa’a seslenir:

—Eyüp, boşuna uğraşma. Ne yaparsan yap, bu ses onun yerini tutmaaaz!...





· GEVŞETMEYİN KOPTU!...



İniset’te, Vardinek diye yüksek bir tepe vardır. Bu tepe yüzünden güneş, köye geç doğmaktadır. Bu duruma bir çözüm yolu bulmak isteyen köylüler, düşünürler, taşınırlar ve sonunda bu tepeyi devirmeye karar verirler.

Rivayet olunur ki, birgün, köydeki çoluk çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek herkes Vardinek’te toplanır. Tepeye zincirler, kayışlar, urganlar bağlanır. Herkes zincirlere, kayışlara, urganlara sarılır. Bir zılgıtçı da büyük bir taşın üzerine çıkar ve başlar köylülere gayret vermeye. Herkes can havliyle zincirlere, kayışlara, urganlara asılır. Tam bu sırada, köylülerin arasında bulunan taze bir gelin boş bulunur ve büyük bir gürültüyle, “cart!...” çeker. Bu sesin dağdan geldiğini sanan zılgıtçı taşın üzerinden sevinç çığlığı atarak köylülerine müjdeli haberi verir:

—Gevşetmeyin uşaklar, vallaha koptu geliyor!





· İNİSET USULÜ



İniset’te köyün ortasında büyük bir kaya vardır. Köylüler geçişi engelleyen bu kayayı dinamitle parçalayıp yolu genişletmek isterler. Yalnız patlama esnasında etrafa yayılacak taş parçalarının evlere zarar vereceğinden korkulmaktadır. Bir dahi (!) buna da bir çare bulur. Taş birçok yerinden delinir, dinamitler yerleştirilir, fitiller bağlanır ve fitiller ateşlemeye hazır hale getirilir. Sonra da evlerden getirilen onlarca keçe, parçalanan taşların etrafa yayılmasını önlemek için, taşın üzerine yorgan gibi örtülür. Herkes kaçıp saklanır ve merakla işin neticesini beklemeye koyulur. Görevlendirilen ateşçi, fitilleri teker teker ateşler ve o da kaçıp saklanır. Az sonra dinamitler büyük bir gürültü ile patlar ve ortalığı toz-duman kaplar. Herkes saklandığı yerden çıkıp taşın olduğu yere koşar. Taş parçalanmıştır. Etrafta irili ufaklı taş parçaları vardır, ama keçeler gözükmemektedir. Herkes bir müddet keçeleri arar ama nafile....

Az sonra, gökteki seyr ü seferini tamamlayan keçe parçaları, daha doğrusu yünler, birer birer yere inmeye başlayınca köylüler şaşırıp kalırlar. Artık olan olmuştur. Biraz daha beklerler, yünlerin hepsi yere avdet edince bütün yünleri toplarlar ve bölüşürler. Biraz önce omuzlarında birer keçe ile taş kırmaya gelenler şimdi evlerine birer mendil dolusu yünle dönerler. Ama olsun, birkaç baca delindi, bir iki duvar uçtuysa, bari taş da parçalandı ya!...





· BUĞARSAK EDER LER MİYDİ?



Kızıl Köyde, bir kurban bayramı, bir ineği kurban keserler. Kurban hissedarları ineğin karnını açarlar ve ineğin karnından bir dana çıkar. Bir muziplik akıllarına gelir. Danayı alır birkaç harman ötede kesilen öküzün yanına götürürler. Sonra köylerinin imamı Cafer Hocaya haber salarlar. Hoca gelince köylülerden biri gayet ciddi bir tavırla:

—Hoca, bu dana bu öküzün karnından çıktı. Doğrusu biz bu işe akıl sır erdiremedik, ne de olsa cahiliz. Sen bir âlimsin. Bu işe sen ne dersin? der.

Hoca, önce biraz düşünür. Pek bir şey anlamaz, ama meseleye bir yorum getirmesi de gerekir. Kendinden emin bir şekilde cevap verir:

—Bu öküzü sağlığında buğarsak ederler miydi?





· PIRDANOSLUNUN PUSULASI



Pırdasolu birisi, bir yaz mevsiminde Oltu’ya gitmek üzere gece yarısında yola çıkar. Maksadı öğlen sıcağına kalmadan Oltu’ya gidebilmektir. Birkaç saat yürür; yorulur ve uyku basar. Hem dinlenmek, hem de uykusunu dağıtmak için yolun kenarında bir taşın dibinde uzanır. Yatarken de, kalktığında gideceği istikameti şaşırmamak için, başını gideceği yöne doğru uzatarak yatar. Biraz uyur. Ne kadar uyuduğu bilinmez; tuvalete çıkma ihtiyacı ile uykusundan uyanır. İhtiyacını giderdikten sonra gökyüzünde pek de parlak olmayan aya bakar. Vakit henüz erken diye tekrar yatar. Uykusunu alınca kalkar ve başını uzattığı istikamette yoluna devam eder. Bir müddet sonra şafak söker ve karşıda bir köy görünür. Gördüğü köyü Oltu yakınındaki bir köye benzeterek sevinir. Biraz daha yürüyüp köye iyice yaklaşınca, köyün kendi köyü Pırdanos olduğunu anlar. Meğer Pırdanoslu, abdest bozmak için kalktıktan sonra yatarken başını ters istikamete koymuş. Böylece Pırdanoslunun gece, Pırdasos’tan başlayan yolculuğu, sabah yine Pırdanos’ta biter.





· OTOMAT



S. Bey, bir tarihte Mersine gider. Gitmişken bir akrabasını da ziyaret etmek ister. Akrabasının oturduğu adrese gider. Akrabası beş katlı bir apartmanın beşinci katında oturmaktadır. Vakit gecedir. Zemin kattaki otomata basar ve merdivenleri aheste aheste çıkmaya başlar. Henüz bir kat çıkmışken merdivenlerin aydınlatmaları söner. Aşağı iner, otomata tekrar basar ve bu sefer biraz daha hızlı adımlarla çıkmaya başlar. Bu sefer ikinci kata çıktığında merdivenlerin aydınlatmaları yine söner. Koşa koşa aşağıya iner, biraz yorulmuştur. Nefesini toplar, otomata basar ve ok gibi fırlar. Büyük bir gürültüyle birinci ve ikinci katları çıkar. Bu sefer de henüz üçüncü kata çıkmışken aydınlatmalar tekrar söner. Artık nefes nefese kalmıştır. O, tekrar otomata basmak için aşağı inerken gürültüden dışarıya fırlayan apartman sakinleri meraklı gözlerle gürültünün sebebini anlamaya çalışırlar. Onları gören S. Bey mahcup olur, durumu çaktırmamaya çalışır. İkinci katta kapı önünde duran bir bey, merdivenlerden bir yabancının inmekte olduğunu görünce S. Beye:

—Hayırdır beyefendi, nasıl yardımcı olabilirim? diye sorar.

S. Bey, biraz mahcup, biraz çaresiz bir halde nefesini omuzlarından alarak:

—Bey, kusura bakmayın sizi de rahatsız ettim. Ben, beşinci kata çıkmak istiyorum, yalnız girişteki düğmeye basıyorum, arızalı mı neyse erken sönüyor, der.

Adam meseleyi anlar ve tebessüm ederek, tekrar otomata basmak için birinci kata doğru inmekte olan Süleyman Beye:

—Beyefendi, gelin siz çıkın, ben hallederim, der.

S. Bey, geri döner, basamakları birer birer çıkarken bir yandan da adamın meseleyi nasıl halledeceğini merak eder ve onu takip eder. Adam kendi katlarında bulunan otomat düğmesine dokunur ve ortalık tekrar aydınlanır. Olayın püf noktasını anlayan S. Beyin mahcubiyeti bir kat daha artar ve tepesinden kaynar sular dökülmüş gibi olur.





· BEN DE BİLİYORUM, AMA...



Olur’un henüz ilçe olmadığı dönemlerde Tavuskârlı rahmetli Mahmut Ağa, atına biner ve o zamanki ilçeleri olan Oltu’ya gitmek üzere yola çıkar. Oltu’nun yakınında bir köyün tarlaları arasında ilerlerken, bir köylü de yoldan biraz ötedeki tarlasında çalışmaktadır. Tarladaki köylüyü gören at yoldan çıkarak süratle ona doğru doludizgin koşmaya başlar. “Köy geçmez” türünden olan atının huyunu bilen Mahmut Ağa, atı tekrar yola çevirmek isterse de başarılı olamaz. Sonunda at da gelir çiftçinin karşısında çakılır kalır. Mahmut Ağa, atının bu kötü huyunun anlaşılmasını istemez, ama tanımadığı bu yabancı insana da ne diyeceğini şaşırır. Sonunda bir çıkış yolu bulur:

—Hemşehrim, Oltu’ya nereden gidilir?

Adam da:

—Hemşehrim, o yoldan neden çıktın ki, O yol Oltu’ya gider, diyince Mahmut Ağa atını geri çevirir ve giderken de kendi kendine söylenir:

—Ben de biliyorum o yolun Oltu’ya gittiğini, ama ne yapayım ata, sözüm geçmedi hemşehrim.





· MİSAFİRİN İYİSİ



Çocuk babasına sorar:

—Baba, misafirin iyisi hangisidir?

Baba cevap verir:

—Gelip, gideni oğlum.

—Peki, baba en iyisi hangisidir?

—Hiç gelmeyeni oğlum...





· BALI BENDEN İSTE



Adamın biri, ahbaplarını yemeğe davet eder ve misafirlerine taze, nefis bir kovan balı ikram eder. Ahbapları:

—Sen bu balı nereden buldun? diye sorarlar. O da:

—Nerden olacak... Benim, der. Ahbapları ise:

-Nasıl olur senin arın bile yok!.. Sen bu balı bir yerden çalmışsın, derler. Foyasının meydana çıktığını anlayan adam, o gece gidip bu sefer de bir arı çalar. Kovanı getirip kapısının önünde münasip bir yere yerleştirir, sonra da arı kovanın kapağına vurarak:

—Yeter ki sen burda vızılda, gerisine karışma. Sen balı benim gözümden iste, diyerek arılara seslenir.





· ŞAŞININ YOL TARİFİ



Adamım biri, şaşı birine bir köy ismi söyleyerek, o köye nereden gidebileceğini sorar. Şaşı da hem anlatır, hem de parmağıyla yolu tarif eder. Şaşı, bir ara adamın eline değil de gözüne baktığını görünce adama kızar:

—Sen gözüme değil, parmağıma bak. Yoksa gözümün baktığı yerleri üç güne dolaşamazsın!...





· ORTİZİN MAZİSİ



Bir sohbet esnasında konu döner dolaşır köylerin tarihine ve her köyde yaşayanların dedelerinin bu köylere nereden geldiğine gelir. Süleyman Bey Ziyettin Beye sorar:

—Ziyettin Bey, hiç araştırdın mı, acaba sizin köyün mazisi nereye dayanıyor?

Ziyettin Bey cevap verir:

—Vallaha, bir sefer Yusuf dedeme sormuştum. Rahmetli demişti ki: “Oğul, bizim köyün mazisi öteden beri Arkünise dayanır.”





· ADI FARZ



Adamın birine, birgün bir misafir gelmiş. Akşam olunca sofra kurulmuş, sofranın ortasına da bir büyük kapta yemek koymuşlar. Ev sahibi ile oğlu ağzım burnum deyinceye kadar misafir yemeği bitirmiş, tabağın kenarlarını da ekmeği ile silerken:

—Tabakta yemek bırakılmaz, tabağı temizlemek sünnettir, demiş.

Arkasından ikinci kap yemek gelmiş, yine aynı düzen, misafir onu da bir güzel sünnetlemiş. Ev sahibi bakmış ki, misafirin doyacağı falan yok, oğluna seslenmiş:

—Oğlum farz, misafire yemek getir!

Misafirin bu isim tuhafına gitmiş; gülerek:

—Yahu, farz diye isim mi olurmuş? Böyle bir ismi de ilk defa duydum, deyince, ev sahibi patlamış:

—Ne yani sünnet diyeyim de onu da mı yiyesin!





· GEL DE İÇME...



Rahmetli Elfaz Hoca, son yıllarında abdestli, namazlı has bir müslümandır. Yalnız daha evvelinde kısa bir dönem de olsa kendisini içkiye vermiştir. Onun bu durumu, eş-dostunun kendisine sitem etmesine sebep olur. O da bu durumdan rahatsızdır, ama içkiden de bir türlü vazgeçemez.

Birgün rakı şişesini cebine koyar, Olur’un altında derenin kenarında bulunan bahçelerini yukarıdan gören bir tepenin üzerine çıkar ve bir taşın üzerine oturur. Rakısını açar. Mevsim yazdır. Kuraklık ve susuzluk sebebiyle bahçesindeki ağaçlar sararmıştır. Kafasını “yazık!” dercesine sağa sola sallar, sonra da şişeyi kafasına diker, birkaç yudum içer ve ağzını kolu ile sildikten sonra:

—Asılım bahçeye bak, mahvolmuş. Bana diyorlar; “Neye içiyorsun?” Aha şimdi ben içmeyeyim de ne yapayım? der ve şişeyi tekrar kafasına diker.





· BEN SANA YANDIM ZÜHTÜ!...



Bir köy imamı sabah namazına kalkmaya pek erinirmiş. Zaten bu vakit namazında da cemaati olmazmış. Bir yanda vazife, diğer yanda tatlı uyku... Sonunda bir çare bulmuş. Evine çok yakın olan camiden odasına bir hat çekmiş. Bir kasete de güzelce bir ezan okumuş. Arkasından da hanımına tembih etmiş:

—Hanım, sabah ezan vakti uyandığında artık beni uyandırmana gerek yok. Şu kaseti teybe koyarsın ve mikrofonu teybin önüne uzatıp teybi açarsın. Ezan bitince de teybi kapatırsın, der.

Akşam olur, hoca ezan işini hallettiği için endişesiz olarak yatar ve uyur. Sabah olup ezan vakti gelince kadıncağız yattığı yerden, tarif üzere, önce kaseti teybe koyar, mikrofonu teybin önüne yaklaştırır ve teybi açar. Arkasından caminin hoparlöründen hocanın gür sesi yankılanır: “Allahü ekber... Allahü ekber...”

Bu arada kadıncağızın da o sabah canı yataktan çıkmak istemez ve ezan okunurken uyuyakalır. Ezan biter, kısa bir sessizlikten sonra caminin hoparlöründen köye bu sefer cırtlak bir kadın sesi yayılır:

—Ben sana yandım Zühtü!





· BIRAK EŞŞEK KÜRT!...



Olurlu rahmetli İlyas emi, askere gider. Bölükteki bütün erleri saydırır; sadece iri yapılı bir Kürt’ten çekinmektedir. Bir yolunu bulup Kürt’ün de gözünü korkutmak ister, ama buna pek cesaret edemez.

Birgün, yemekhanede hiç bir sebep yokken Kürt’ü arkadan çift bacak kapar ve kaldırıp yere vurmak ister, ama Kürt’ü yerden sökemez. Kürt yukarıdan çullanır ve Sucuğu altına alır. Başlar sağından solundan vurmaya. İlyas emi, önce alttan kurtulabilmek için çabalar, bunu başaramayacağını anlayınca:

—Bırak, ulan eşşek Kürt! Ben sana şaka yapıyordum, der. Kürt bu işten bir şey anlamaz, ama yine de bırakır ve:

—Bu şaka maka değildi, ama ne ise. Der.





· NERDESİN?



Baba, Oltu’ya gidip günlerce dönmeyen oğluna çok kızar. Oğlu sonunda köye döner. Baba, o kadar kızmıştır ki, öfkesini bile ters ifade eder bu kızgınlıkla:

—Ulan it oğlu it! Nerdesin altı beş gündür?





· HASAN BOKU YEDİ



Kaplı Hasan, Kızılköylü Tilki Alaattin’e misafir gider ve çok aç olduğunu söyler. Hasan da:

—Evde kimse yok, ben de çok açım. Az sabredersen iki yumurtayı yağa kırar getiririm, birlikte yeriz, der ve odadan çıkar.

Hasan, Tilki Alaattin’e çaktırmadan gider dışarda kuru insan pisliği bulur, getirir. Önce bir tabakta yağ eritir, sonrada insan pisliğini içine bırakır ve pisliğin üzerine dört yumurta kırar. Daha sonra da tabağın üzerine bir kapak örter ve tabağı tepsiye koyar, yanına da birkaç ekmekle iki çatal ilave eder. Tepsiyi alıp Tilki Alaattin’in bulunduğu odaya girer. Tepsideki tabaktan kaynamakta olan yağın sesi gelmektedir. Bu sesi duyan Tilki Alaattin’in iştahı kabarır. Hasan, su getirme bahanesiyle odadan çıkar. Tilki Alaattin de fırsat bu fırsattır deyip kayganayı tek başına yiyebilmek için kapıyı içerden usulca kilitler. Hasan da Tilki Alaattin’e çaktırmadan dışarıdan kilitler. Hasan balkona çıkar ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başlar:

—Komşular yetişin!

Sesi duyanlar merakla koşup gelirler ve Hasan’a neden bağırdığını sorarlar. Hasan, gelenleri odanın penceresine götürerek içeride bir köşeye büzülmüş burnunu tutmakta olan Tilki Alaattin’i gösterip:

—Komşular yetişin Hasan moku yedi! diye bağırır.





· KURTLAR BENİ YEDİ



Osman (Aydın) Hoca, öğrencilerine bir hatırasını anlatarak öğretmenliğin ne kadar zor bir meslek olduğunu izaha çalışmaktadır:

—Çocuklar, karlı bir kış günü yürüyerek ilçeye gittim. Maaşımı aldım, ihtiyaçlarımı temin ettim. Sabah başlayan kar yağışı hâlâ devam ediyor. Bu havada köye dönmek çok zor, ama dönmek zorundayım. Çünkü köyde beni öğrencilerim bekliyor. Sonunda yola çıktım, biraz geldikten sonra akşam oldu. Allah’tan ki ay ışığı var. Az sonra müthiş bit fırtına koptu. Bu arada bir de önümü bir kurt sürüsü kesmez mi! Elimdeki çakı ile kendimi ne kadar müdafaa etmeye çalıştıysam da çocuklar, sonunda kurtlar beni bir tamam yedi, deyince arka sırada oturan Mehmet, merak edip sorar:

—Öğretmenim, kurtlar sizi nasıl yemiş ki şu anda yaşıyorsunuz?

Osman Hoca, önce derin bir nefes alır, sonra da çok yumuşak bir sesle:

—Yavrum, ondan sonraki yaşadığımı, sen yaşamak mı sayıyorsun? der.





· ÇATAL DUT



Ortizliler, özellikle dut mevsimindeki cimrilikleriyle nam salmışlardır. Yine bir dut mevsiminde herkes kendi bağında dutları beklemekte ve serçelere bile göz açtırmamaktadır. Bir ara Ortizlilerin dalgınlığından istifade eden bir serçe bir dutu ağzına aldığı gibi havalanır. Serçeyi bağı çıkarken fark eden Ortizliler, ellerinde çomaklarla serçenin peşine düşerler. Serçe önde, Ortizliler arkada Taşlı Yokuşun altına dayanırlar. Serçe artık, Ortiz’in hudutlarının dışına çıkmıştır. Nefes nefesedirler. Duttan umudu kesenlerden biri diğerine:

—Artık kuşu yakalamamız imkânsız, gelin dönelim, deyince bir diğeri:

—Dut gitti gitmesine de, bari çatal olamasaydı! der.





· BEŞ YÜK OT



Kurak bir yaz sonunda farklı köylerden birkaç kişi bir araya gelmiş yılı değerlendirmektedirler. Herkes ot ve ekinin azlığından şikâyetçidir. Bu husustaki endişeler dile getirilir. Kâhlı ise diğerlerinin endişesine karşılık oldukça rahattır. Biraz da gururlanarak şöyle der:

—Allah’a çok şükür benim alaf sıkıntım falan yoktur. Tam beş yük ot basmışım mereğe. Kış değil sekiz ay, isterse on sekiz ay olsun, bana vız gelir.





· AHPİSORLUNUN TARLASI



Ahpisor(Aksu) bir vadi içerisindedir ve arazisi oldukça engebelidir. Bu yüzden tarlalar çok küçüktür. Tarlalar o kadar küçüktür ki bir Ahpisorlu tarlasını ekmeye gider ve tarlasını bulamaz. Geri dönmüş gelirken komşusu sorar:

—Neden erken döndün?

—Tarlayı bulamadım, deyince bu sefer öteki:

—Deha, emmimgilin öküzler yatıyor ya, ora senin tarlan. Git, öküzleri kaldır, tarlayı görürsün.





· BEN Mİ ANLATAMADIM...



Yaşlı bir köylü kendi köyünden komşu bir köye gidiyormuş. Mevsim yaz, havada bunaltıcı bir sıcak... Hayli yorulmuş olan ihtiyar, bir yokuşun dibine dayanınca gözü yokuştan korkmuş ve yolun kenarındaki bir taşın üzerine oturup soluklanmak istemiş. Bir yandan da kalben Allah’a “Binecek bir şey gönder!” diye yalvarmış. Az sonra arkadan bir atlının sür’atle geldiğini görünce, dua kabul oldu diye sevinmiş. Atlı ihtiyarın yanına gelince ihtiyara bir kamçı yapıştırıp gürlemiş:

—Kalk ihtiyar, benim tay yoruldu, onu sırtlan bakayım!

İhtiyar, çaresiz sırtlanmış tayı, bir yandan da kendi kendine söylenmeye başlamış:

—Ey Allah’ım, ben mi anlatamadım, sen mi anlayamadın? Ben sırtına binecek istedim, sen sırtıma binecek gönderdin!...





· HACI EMMİN İYİ BİLİR



Dul ve ihtiyar bir nine çok hastadır. Torunu doktor doktor dolaştırır, fakat hastalığına bir çare bulamaz. Birinin tavsiyesi üzerine, bir sefer de nefesi kuvvetli bir hocaya götürmeye karar verir. Torun, ninesini sırtlanır; yolda giderlerken ihtiyar bir piri faniye rastlarlar. Piri fani, toruna nereye ve niçin gittiklerini sorar; torun da meseleyi uzun uzun anlatır. Bunun üzerine piri fani toruna tavsiyede bulunur:

—Evlat, ben senin yerinde olsam hocaya falan gitmekten vazgeçer, nineyi derhal evlendiririm. Ninen evlenirse hiçbir şeyi kalmaz, der ve gider.

Torun, piri faninin söylediklerini ciddiye almaz ve ninesine:

—Nine, hadi biz yolumuza devam edelim. İhtiyar sayıklıyor galiba. Evlenmenin hastalığa ne faydası olur? Öyle saçma şey mi olur? Deyince olup bitenleri sessiz sedasız dinleyen nine torununa yumuşak bir sesle:

—Oğlum, sen hacı emmini dinlesene! Sen hacı emminden iyi mi bileceksin? der.





· HO BABAM, HO!...



Adam çok sevdiği tosunlarını alıştırmak için kağnıya koşar. Bir müddet adam önde, tosunlar arkada yol boyunca giderler. Tosunlar, başlangıçta oldukça uslu davranırlar. Bu durum adamın hoşuna gider ve başlar tosunların kafalarını okşamaya:

—Ho babam, ho babam!.. diyerek onları sever.

Biraz ileride bir yokuştan aşağı doğru inmeye başlarlar. Tosunlar bu sefer koşmaya başlar. Adam, önce tosunları incitmeden, onları okşayarak durdurmaya çalışır, fakat tosunlar iyice süratlenir. Bu sefer, elindeki çubuğu bir yandan tosunların kafasına kafasına vurur, bir yandan da bağırır:

—Ho ayu!... Ho ayu oğlu ayu!...





· HİKMET-İ İLAHİ



Rahmetli Hüsnü Hoca, Şamil Beyi işletmek için yanında bulunanlara anlatıyormuş gibi yapıp Şamil Beyin işiteceği bir sesle:

—Yahu, bugün hayretlik bir şey oldu! Bizim inek bir dana doğurdu. Dana ama ne dana!.. Dana deyip de geçme adeta mozik!... Hele bu hiç, sen işin sonuna bak. Dana ayağa kalktı ki, boynunda Salaçurlu Halil Ustanın yapısı bir zincir... Şaşırdım kaldım! Bu ne demekti, nasıl oldu bir türlü aklım ermedi bu işe!

Şamil Bey, anlatılanları can kulağı ile dinler. Hüsnü Hoca lafını bitirince Şamil Bey fetvayı verir:

—Hüsnü Hoca, bunda şaşılacak bir şey yok. Yüzde yüz ineği süren boğanın boynunda zincir varmış.





· KERATALAR



İçki fiyatlarına “eğitime katkı payı” ismi altında yüklü bir zam yapılır. Bu uygulamaya göre, içki içen herkes içtiği içki miktarınca eğitime yardım yapmış olacaktır. Selami, bir taraftan içkisini yudumlar bir taraftan da söylenir:

—Keratalar bari okusalar da emeğimiz boşa gitmese!





· İNCELDİĞİ YERDEN KOPSUN



Olur’da ortaokulu dışarıdan bitirme imtihanlarında öğrencilere şöyle bir soru sorarlar:

—Atatürk’ün İstiklâl Harbini başlatma parolası ne idi? Yazınız.

Bu soruya imtihana girenlerden biri olan Postacı Fikret şu cevabı verir:

—İnceldiği yerden kopsun!





· O ZEVKİ SANA TATTIRMAYACAĞIM...



Rahmetli Tahsin Hoca, bir gece geç vakit arabasını park ettiği yerden çıkartırken arkada duran bir arabaya sürtünür. İnip arabaya bakarken Yusuf Bey orada bitiverir. Tahsin Hocaya:

—Çabuk buralardan kaybol. Seninle benden başka kimse görmedi, der. Bunun üzerine Tahsin Hoca arabasına atlayıp oradan uzaklaşırken fırsat yoksulu Yusuf Bey de yakaladığı bu fırsatı nasıl değerlendireceğinin hesabını yapmaya başlar.

Yusuf Bey, ondan sonraki günlerde bu fırsatı değerlendirerek Tahsin Beyi iki de bir köşeye sıkıştırmaya çalışır. Bir gün yine kahvede oyun oynarlarken Yusuf Bey, Tahsin Beye:

—Tahsin Bey, kâğıdımı at, yoksa söylerim, diyerek tehdit savurunca Tahsin Bey tabandan kızar. Elindeki kâğıtları masaya kapatır, oturduğu sandalyenin üzerine çıkar ve kahvede bulunanların hepsinin işiteceği bir sesle:

—Arkadaşlar, duyduk duymadık demeyin! Ben üç gün önce, gece saat on birde, Reşat Beyin arabasına çarptım, der. Sonra da Yusuf Beye dönerek:

—Ulan Yusuf, şimdi çatla, sana o zevki tattırmadım işte! Şimdi söyle bakayım ne söyleyeceksin, der.





· SENİN GİBİ EŞEKLERİ



Yusuf Hoca, Tahsin Hocanın arabasının ön koltuğunda bir değnek görür. Fırsat bu fırsattır deyip takılmak için Tahsin Hocanın yanına koşar. Tahsin Hoca, lokalde oyun oynamaktadır. Yusuf Hoca Tahsin Hocanın tepesinde dikilip:

—Ulan deli Pırdanoslu, arabada değneğin işi ne, onu ne yapıyorsun? der, bir yandan da katıla katıla güler. Tahsin Hoca, Yusuf Beye aldırmaz. Yusuf Bey, bu sefer üsteler, birkaç defa daha aynı sözleri tekrarlayınca Tahsin Bey, gayet ağırdan alıp izah eder:

—Yusuf, dinle beni şimdi. Yolda giderken bazen insanlar arabanın önüne çıkıyorlar, onları uyarmak için korna çalıyorum, onlar da yoldan çıkıyorlar. Bazen de yolda giderken önüme senin gibi eşekler çıkıyor. Seni gibilerini de bu değnekle dürterek uyarıyorum. Anladın mı şimdi Yusuf!





· ARABANIN KÜÇÜĞÜNE



Nurettin’in küçük bir binek arabası, buna karşılık iri yarı bir hanımı vardır. Bu tezat durumu bir türlü anlayamayan Pırdanoslu Yalçın, Nurettin’e şöyle der:

—Ulan Nurettin, ben senin işinden bir şey anlamadım. Arabanın küçüğüne, karının büyüğüne heves ediyorsun.





· MOKLU TAVUK YETER



Devrin birinde bir köye tebligatta bulunmak için iki jandarma gelir. Muhtar jandarmalara sofra kurar. Bekçi az sonra kabak aşı dolu büyük bir sahanla içeri girer ve sahanı sofraya koyar. Jandarmalardan biri sofrada kabak aşını görünce hemen ayağı kalkar ve sofranın karşısına geçip el bağlar. Muhtar, jandarmanın bu hareketinden bir şey anlamaz ve sorar:

—Hayrola asker ağa, neden kalkıp el bağladın? Niçin oturup yemeğini yemiyorsun?

Jandarma:

—Muhtar, kabak cennet taamıdır. Cennet taamı nere, ben nere... Ona saygısızlık edemem. Onu yemek benim haddime mi düşmüş? Ben yesem yesem bir götü moklu tavuk yerim, der.





· YUSUF BEY KORKUSU



Yusuf Bey yeni araba almıştır. Daha ilk günlerde yaptığı acemiliklerle dillere destan olur. O çarşıda olduğu zaman, kimse korkudan kaldırımdan aşağıya inemez. Hatta biraz daha korkak olanlar Yusuf Bey çarşıda ikin, çarşıya gitme cesaretini bile gösteremez. Yusuf Bey korkusu köyde oturanları bile sarar.

Birgün, İniset’te öğretmenlik yapan Adem Hoca, Yusuf Beyin okuluna telefon eder. Telefonun ucunda okul müdürü vardır. Müdüre:

—Yusuf Bey, acaba bugün çarşıya inecek mi?

Müdür:

—Bilmiyorum, ne yapacaksın?

Adem Hoca:

—Ona söyle, eğer çarşıya inmeyecekse gelip maaşlarımızı alalım.





· DEREDEKİ BİLLAH!...



Dede ile torun köylerinden birkaç köy ötedeki bir köye gitmek üzere yola çıkarlar. Akşam olunca bir köyde misafir olurlar. Sofra kurulur, sofraya yemek gelir. Dede birkaç kaşık atar ve geri çıkar. Torun da yalnız kalınca utanır ve doymadan sofrayı terk eder. Sabah olunca yola devam ederler. Bir dereye geldiklerinde torun dedenin yakasından tutar ve:

—Dede, senin yüzünden akşam sofradan yarım karın kalktım. Bundan sonra ben sofradan kalkmadan sen kalkmayacaksın? Tamam mı? Yoksa karışmam! der.

Çok korkan dede, tövbe billah der ve torununa söz verir. Yola devam ederler ve o akşam da bir başka köyde misafir olurlar. Yine sofra kurulur, yemek gelir ve yemeye başlarlar. Dede verdiği sözü unutur ve az sonra “Ya Rabbi şükür!” deyip sofradan çekilir. Torun, ev sahibine çaktırmadan dedeye, verdiği sözü hatırlatır:

-Dede, deredeki billah....

Dede, verdiği sözü hatırlayınca hemen sofraya gelir ve:

—Yeniden bismillah! der ve kıtlıktan çıkmış gibi yeniden yemeye başlar.





· KAYIŞI DA OLSUN MU?



Salaçurlu Enver Hoca, vakt-i zamanında Erzurum’a gider. Alış-verişini yapar; bir de tabanca alma niyetindedir. Sonunda birine, tabanca almak istediğini, fakat nasıl ve nereden alacağını bilemediğini söyler. Tam adamına denk gelmiştir; meğer adam üç kağıtçının tekiymiş.

Adam:

—Sen merak etme, benim askeriyede tanıdıklarım var. Gel beraber gidelim, der.

Birlikte kalkar Taşambarlara giderler. Adam, Enver Hocaya:

—Seni içeri almazlar. Sen parayı bana ver ve beni burada bekle. Sakın, ben gelinceye kadar bir yere kaybolma. Ben parayı verir, istediğin tabancayı alır gelirim, der ve oradan uzaklaşır. Biraz gittikten sonra dönüp Enver Hocaya bağırır:

—Kını da olsun mu?

Enver Hoca “evet” manasında kafasını sallar. Adam biraz daha gider ve tekrar geri dönüp seslenir:

—Hemşerim, kayışı da olsun mu?

Enver Hoca, gâyet memnun bir şekilde yine başını sallar. Adam, Taşambarların içerisinde gözden kaybolur, Enver Hoca da beklemeye koyulur. Dakikalar geçer, adam ortalıkta görünmez; saatler geçer adam hâlâ dönmemiştir. Enver Hoca, sonunda aldatıldığını anlar, ama bu sefer de iş işten geçmiştir.





· BEN ANADAN DOĞMA REİSİM



Peneskirtli Reis dayı bir arkadaşıyla Erzurum’a gider. Arkadaşının ahbabı olan zengin bir esnafın yanına uğrarlar. Arkadaşı, ahbabına:

-Bu da bizim Reis efendi, diyerek Reis efendiyi tanıtır. Adam da:

—Bu sizin belediye reisiniz mi? diye sorar. Reis dayının arkadaşı da ahbabına:

—Yok, canım, belediye reisi falan değil, arkadaşın ismi Reis, deyince adam biraz da hafife alarak:

—Haaa!.. Ben de bir an belediye reisiniz sanmıştım, der. Hafife alındığını anlayan Reis dayı gürler:

-Ulan, ben onlar gibi sonradan olma reis değil, anadan doğma Reisim, tamam mı?!...





· EŞEK SAYMA



İniset’te köylüler imece usulü ile köye su getirmektedirler. Bu iş için gerekli malzemelerin Olur’dan eşek sırtında taşınması gerekmektedir. Kimisi insan gücü yardımında, kimisi de eşek yardımında bulunacaktır. Bekçi, Çerçi Mahmut’a sorar:

—Mahmut ağa, siz eşek mi katacaksınız, yoksa kendiniz mi gideceksiniz?

Çerçi Mahmut:

—Yok, biz gelemeyeceğiz. Siz, emmim ile beni bir eşek sayın!





· BENİ ORAYA SOKMA



Çocuk, beynamaz babayı kızdırır. Baba da çocuğu yakalayıp dövmek için düşer peşine. Çocuk önde, baba arkada caminin avlusuna kadar gelirler. Çocuk yakalanacağını anlayınca camiye girer. Baba içeri giremez, dışarıdan seslenir:

—Ulan dığa, gel çık da yetmiş yaşından sonra beni oraya sokma!





· ÜSTÜ KALSIN...



At binme meraklısı ve biraz da gösterişe düşkün olan Ahmet Mustafa’nın iyi bir atı vardır. Birgün Olur’a gelir. Çarşıya girer girmez atını sürer. Nal seslerini duyan esnaflar ve kahvelerdeki vatandaşlar merakla dışarıya fırlar. Bu manzara Ahmet Mustafa’yı daha da keyiflendirir. Çarşının alt başına iner. Belediye zabıtası Kadir, atın dizginine yapışır. Elindeki makbuzu Ahmet Mustafa’ya uzatarak:

—Çarşıda at sürmek yasaktır. Bu yasağa uymadığın için beş lira ceza vereceksin, der.

Ahmet Mustafa, bir yandan etrafta meraklı gözlerle kendilerini seyreden insanları süzerken, bir yandan da hiç istifini bozmadan cebinden cüzdanını çıkarır ve bir onluk banknotu Kadir’e uzatır, hem de atının kafasını yavaştan yukarı doğru çevirir. Tam gitmek üzereyken Kadir arkadan seslenir:

—Dur, gitme de, paranın üstünü vereyim!

Ahmet Mustafa, ata bir kamçı vurur ve başını, hafif Kadir’den yana çevirerek herkesin duyacağı bir sesle gürler:

—Üstü kalsın Kadir Efendi, ben atı yukarı doğru da süreceğim.





· EŞŞEKTEN NE FARKIM VAR?



Mohoşlu Mevlüt, kamyonu ile Erzurum’a giderken Tortum’un çıkışında yolun kenarında duran bir köylü, arabaya, durması için işaret eder. Mevlüt durur. Adam:

Ben de Erzurum’a geliyorum, yalnız bir de eşeğim var. İkimizi de arabaya alır mısın? der.

Mevlüt, adamı ve eşeğini arabanın kasasına çıkartır. Erzurum’a gelirler. Adam iner, eşeğini de indirir. Tortumlu ne kadar borcu olduğunu sorunca Mevlüt:

—Eşek için iki buçuk, kendin için de beş lira vereceksin, deyince ücreti fazla bulan Tortumlu itiraz eder:

—Mevlüt Usta, benim eşekten ne farkım var ki, onun için iki buçuk lira, benim için beş lira istiyorsun. İkimiz için beş lira vereyim yeter, der.





· SENİN HATIRIN VAR, YOKSA...



Hasan, komşusu Binali Çavuşun evinin kapısını hışımla açarak içeriye seslenir:

—Ula Binali Çavuş! Senin oğlanlar bizim baltanın ağzını taşa vurmuş. Dua etsinler ki senin hatırın vardı; yoksa ben onların anasını!...





· HİKMETİNDEN SUAL OLUNMAZ...



İnisietli birisi, bir yaz sabahında köyün minibüsü ile ilçeye iner. Günün erken saatinde, belediye caddeyi yıkamıştır ve cadde henüz ıslaktır. Vakit erken olduğu için cadde de kimseler yoktur. İnisetli kaldırımda yürürken caddenin ıslak, kaldırımın kuru olduğunu fark eder. Başını kaldırıp gökyüzüne bakar. Gökyüzünde şapka büyüklüğünde dahi bulut göremez. Caddeye yağmur yağdığını zanneden İnisetli başını tekrar gökyüzüne kaldırıp ellerini iki yana açarak kendi kendine söylenir:

-Ya Rabbi, senin hikmetinden sual olunmaz!... Sanki kimse çizgi çekmiş, caddeye yağmış; ama kaldırım kupkuru!...





· HESAPTAN DÜŞMEK



Birgün köylünün birinin ineği hastalanır. Olmadık koca karı ilâçları yaparlar, ama nafile... İneğin durumu gittikçe kötüye gitmektedir. Köylü çaresiz Allah’la pazarlığa girişir. “Ey Allah’ım, ineğimi iyileştir, senin için on gün oruç tutacağım.” der ve ertesi günü oruç tutmaya başlar. On gün oruç tutar, ama ineği iyileşmez, aksine ölür. Köylü, ineğini kaybetmiş olmanın üzüntüsü ve öfkesi ile serzenişini Allah’a gönderir:

—Ey Allah’ım, sanma ki yanına kalacak; orucu ramazana, ineği de kurbana sayacağım.





· ŞEVKO DOZER GETİRİYOR…



Orili Çorçil Hasan dayı eşeğe heybeyi vurur, Sumat’a kızını ziyarete gider. Eniştesinin evinin önüne gelince heybeyi eşeğin sırtından alır. İpin bir ucunu eşeğin boynuna diğer ucunu da kapının önünde yarısına kadar su dolu olan kazanın kulpuna bağlar ve eve girer. Yorgun eşek, su içmek için kafasını kazanın içerisine sokunca gölgesini görüp ürker. Eşek kaçmaya başlayınca kazan büyük bir gürültüyle eşeğin peşinden yuvarlanmaya başlar. Eşek iyice süratlenir, kazanın gürültüsü de iyice artar. Sesi duyan Sumatlılar kapılarının önüne çıkarlar ve ellerini kaşlarının üzerine siper yaparak gökyüzüne bakıp:

—Herhalde uçar geçiyer, derler.

Gökyüzünde uçak göremeyince içlerinden birisinin aklına köyün yolunu yaptırmak üzere Erzurum’a gitmiş olan Şevket Ağa gelir diğerlerine çıkışır :

—Ula ne uçağı herhalım ki Şevko dozer gaturiyer, der.





· ERATIN KİMDİ?



Salaçurlu Mümin, askerden yeni gelmiştir ve bacada toplanmış büyüklerin huzurunda askerlik hatıralarını heyecanla anlatmaktadır. Onbaşı olduğunu, birçok maceralar yaşadığını anlatırken kendisine kulak misafiri olan ve ona onbaşılığı yakıştıramayan Cuma Usta;

—Ula Mumo (Mümin) sen ki onbaşıydın, sanın eratın kim idi, der.





· YÜZÜNÜ GÖRMEK İSTEMİYORUM…



Salaçurlu Cuma Usta davar çobanlığındadır. Sürüyü bayıra vurmuş kendi de sürüye arkasını dönerek oturmuştur. Oradan geçmekte olan Hersli yolcular bu durumu görünce;

-Dayı, sürü bu tarafta, sen diğer tarafa bakıyorsun, dediklerinde Cuma Usta da;
-Bunlardan öyle usanmışım ki yüzlerini görmek istemiyorum, der.





· EVLENMEK İSTİYOR AMA…



Salaçurlu Azim Ustanın delikanlı çağıdır. Evlenme isteği vardır ama bunu bir türlü büyüklerine söyleyemez. Büyükleri de oralı olmazlar.

Birgün babası Dursun Emi, Azim Ustanın küçük kardeşi olan Nazım'a:

—Sen yarım meşeye git de odun getir, der. Nazim Dayı da

—Ben odun getiremem, deyince aradığı fırsatı bulan Azim Usta taşı gediğine koyar:

—Neyi getiremiyorsun, sanın emsallerin ev geçindiriyor, der.





· KENDİLERİ KAZANINCA..


Salaçurlu Hüseyin Onbaşı, köyde küçük bir dükkân işletmektedir. Birgün, Hüseyin Onbaşının hanımı, çocukların dükkândan ileri geri şeker, bisküvi, lokum yemelerinden şikâyet ederek Onbaşıya:

—Çocuklara tembih et, dükkândan bir şeyler alıp yemesinler, der. Tembihin pek yararı olmayacağını bilen Hüseyin Onbaşı da;

—Bırak yesinler. Sonra kendileri kazanınca yiyemezler, der.




· SADECE İLERİ



Salaçurlu Eğitmen, bir araba (Murat 124) almış Erzurum'dan Oltu'ya götürmektedir. Azot Yayla'dan aşağı inerken dar bir köprüde aşağıdan gelen ağır tonajlı bir kamyonla burun buruna gelirler.

Kamyon şoförü:

—Hocam, biraz geri çık da geçelim, der. Daha şoförlük de yeni olan Eğitmen de:

—Vallah ben sadece ileri gitmesini bilirim. Aklın keserse geriye gel san götür, der.





· HEPSİ SENİN OLSUN

Mevsim kış. Hiç misafiri eksik olmayan Salaçurlu Şerif Çavuşun konağında yine birkaç yatılı misafir vardır. Birkaç gün kalmış olan misafirler ertesi gün gideceklerdir. Ancak sabah olunca bol miktarda kar yağdığı ve bütün yolların kapandığı görülür. Bu, misafirlerin birkaç gün daha kalması demektir.

Misafirlerin yanına gelen Molla Ali (Bekrigilin Ali Dayı) Şerif Çavuşa teselli vermek ister ve:

—Çavuş canın sıkılmasın, misafirin rızkı on dur, birini yer, dokuzunu bırakır. Deyince iyice sinirlenen Çavuş, Molla ya:

—Al bu misafirleri götür rızıkların onu da senin olsun. Diye karşılık verir.




· SUYUNDAN DEĞİL OTUNDAN



Salaçur ve Salaçurlular öteden beri çay tiryakiliği ile bilinir. Birgün Sağlık memuru Yüksel Bey, görevle köye gelir. İşini bitirmiş Muhtar Şerif Çavuşun konağında çay içerlerken:

—Çavuş emi, sizin köyün çayı gerçekten çok güzel oluyor. Suyundan mıdır nedir? Deyince Şerif Çavuş da:

—Suyundan değil otundandır, otundan, diye cevap verir.




· KAÇ GÜN OLDU?



Salaçur’un nüktedanlarından Osman Öner (Ömergilin Osman) çobanlığı hiç sevmez. Ancak sürüye çoban bulunamadığı için tam da günlerin uzun olduğu Mayıs ayının sonlarında mecburen sıraya gider. Sadece bir gün çobanlığa giden ve zor akşam eden Osman, akşam sürüyü karşılamaya gelen komşulara sorar:

—Bir deyin ki ben çobanlığa gedeli kaç gün oldu?





· MÜHENDİS YOLDAN ANLAMAZ



Rahmetli Saltlı Hafız Dayı, orman yollarında çavuşluk yapmaktadır. Postasındakilerin çoğu da köylüleridir. Yol güzergâhı mühendislerce yapılan etütlerle belirlenmiştir.
Ancak Hafız Dayı etüde uymayıp bazı yerlerde güzergâhı değiştirmek isteyince işçiler etüde uygun olmuyor diye itiraz etmeye kalkarlar. Hafız Dayı kızarak emrini tekrarlar.

—Mühendis yoldan ne anlar, siz benim dediğim gibi yapın.






Papağan Ve Kadın
Kadının biri bir petshop a gider ve "bir papağan almak istiyorum" der.Mehmet ismindeki petshop sahibi
-"Hanımefendi elimde bir tane papağan kaldı fakat bu papağan çok küfürbaz almak istemezsiniz sanırım" fakat bir papağan sahibi olmak isteyen kadın
-" Hayır almak istiyorum" der ve papağını alır. Evine geldiğinde bir bakar ki gerçekten papağan kadını her eve geldiğinde'hoşgeldin orospu' diyerek karşılar. Buna dayanamayan kadın papağanı alır ve petshopa geri götürür. Mehmet bey bu papağan gerçekten çok terbiyesiz. Her eve geldiğimde beni hoşgeldin orospu diyerek selamlıyor ve ben buna dayanamıyorum. Papağını geri getirdim ve paramı geri istiyorum. Fakat o anda paraya ihtiyacı olan Mehmet bey hanımefendi merak etmeyin birkaç gün bana bırakın ben terbiye edeyim daha sonra gelin alın...


Kadın inanmayarak da olsa tamam der ve gider. Mehmet papağanı alır ve bir çaydanlık su kaynatır. Ne diyeceksin lan kadın eve geldiğinde diye sorar papağana
-"Hoşgeldin orospu diycem." der. Bunun üstüne papağanın kafasını kaynar suyun içine sokar ve tekrar sorar.Papağan yine aynı yanıtı verir. Bir olur , iki olur ve papağan işkenceye dayanamaz
-"Hoşgeldiniz hanımefendi diycem" der. Ertesi gün kadın gelir ve Mehmet bey kadına papağanı terbiye ettiğini söyler. Kadın bunu kontrol etmek istediğini söyler ve papağana sorular sormaya başlar. Ben eve geldiğimde bana ne diyeceksin?
-"Hoşgeldiniz hanımefendi" diyeceğim der papağan. Kadın çok şaşırır ama emin olmak için devam eder. Peki yanımda bir kız arkadaşımı getirirsem ne diyeceksin?
-" Hoşgeldiniz hanımefendiler" diyeceğim peki yanımda bir erkek arkadaşımı getirirsem ne diyeceksin?
-"Hoşgeldiniz beyfendi" diycem. peki yanımda 2
-3 erkek arkadaşımı getirirsem ne diyeceksin? Papağan biraz duraksar ve cevap verir :
-"Oğlum Mehmet suyu kaynat bu karı harbi orospu!!!"



ORİDEN FIKRALAR

Radyodaki turkuler

Koye radyonun ilk geldigi zamanlardadir. Rahmetli Hedis dedenin evine de bir radyo alinmistir. Radyoda guzel Erzurum turkuleri calindigi bir anda evin kizlarindan Rumbiye disardadir. Hedis dedenin hanimi der ki:
- Ola ola ao radyoyi kapatin da ey turkilar gecmasin. Rumbiya galsin da o da dinglasin!
***
Dunyadaki huriler

Ömergillerden rahmetli Sahin dede cok kalender bir insandi. Haniminin adi da Huri idi. Bir gun caimde imam efendi, ‘bu dunyada iyi amel isleyip hayirli isler yapan erkeklere oteki dunyada Allah tarafindan huriler verilecegini’ anlatir. Bunun uzerine Sahin dede der ki:
- Eger cennetteki huriler de bunun gibiyse ben huri muri istamerim!
(Allah ikisine de rahmet etsin).
***

Ban demam
Dursun Hoca, torunu icin Akif Demirci'nin kizini istemeye gider. Yemek, cay ve muhabbetten sonra Dursun Hoca konuyu acmak icin Akif Demirci'ye sorar:
-Akif aga bir de ki biz buraya niya galduh.
Akif Demirci:
-Ban demam! :)
***

Masalalari cohdur
Yillar once hukumet okuma-yazma seferberligi duzenler. Bunun uzerine koydeki yaslilar okula gitmek zorunda kalir. Bunlardan biri de rahmetli Ahmet amcadir. Hoca herkese sorular sorar. Ahmet amcaya da Islamin sartlarini sorar.
Ekrem hoca:
-Ahmet emi, Islamin sarti kacdur?
Ahmet emi cevabi bilmez ve soyle der:
-Ya hoca onun masalalari cohdur. :)
Bu cevap simdi koyde atasozu gibi kullanilmaktadir. Allah Ahmet emiyi nur icinde yatirsin.
***

Hama ha!
Asagi mahalleye sonradan tasinan ve aga olmayi cok isteyen Hoca Yakupgil'in Hazım (Saglam) amcaya sorarlar:
-Ola Hazım, asahki mahlanin agasi oldun mi?
Hazım amca cevap verir:
-Hama ha! :)
***

Kablarin ici
Suphesiz koyumuzun en renkli simalarindan biri olan Daramahlali Izzet (Can) emi bir sabah, muhtemelen hanimiyla tarlaya veya cayira, ise gidecektir. Kizi Gulafer de evdedir. Hunkar abla da yemekten sonra kablari yikamaktadir. Izzet emi, haniminin hazir olup olmadigini ogrenmek icin asagidan Gulafer’e bagirir:
-Ogul Gulafer anan nayder?
Gulafer cevap verir:
-Kablari yiher, baba.
Kufur repertuari oldukca zengin ve carpici olan Izzet emi kizar ve soyle der:
-Yihasin yihasin hepsinin icina s...em.
***

B-M farkı /fonoloji ilmi:)
Merhum Recep (Isleyen) Usta, bir gun komsusu Helim Binali amcalara misafirlige gider. Misafirlikten ayrilma zamaninda Binali amca kapiya elini atar ve 'mismillah' deyip kapiyi acar. Recep Usta m-b hatasinin farkina varir.
Recep Usta:
- Mismillah dema bismillah de! der.
-Binali amca:
-Na fark edar ha mismillah, ha bismillah...
Recep Usta:
-Sana Binali yerine Minali diyorlar mi? der. :)
(Filozof gibi bir adamdi Recep Dayim. Onun ardindan Binali emi de Hakk'a yurumus... Allah rahmet etsin.)
***

Fazla zırzalama da!...
Yayla cikmistir ve millet yayladadir. Koyde neredeyse hic kimse kalmamistir. Dursun Hoca imamligindan dolayi koyde kalir. Rahmetli Rustem amca da koyde kalir. Hoca, biraz da akrabaliklari bulunan ve koyde yalniz kalan Rustem amcaya:
-Fazla zırzalama da, arada bir bize yemege gel der. :)
***

Mala karismis olmasın!
Motorcu Ömer güzün sabah malini katmak için mallari "Kürögi"ne getirir. Fakat aradan saatler geçer eve dönmemistir. Yenge, eve gelen tirakrör müsterilerine de tam bir cevap veremez.Çaresiz Ömer Abi'yi aramaya gider. Kürögündeki Zekerya Abi'ye sorar :
- Agabey, Ömer sabah mallari gaturmisti eva galmadi acaba habariz var mi?
Zekerya cevap verir :
- Yenga haralda o mala uydi da getti. Aksama malın oguna galın bulursuz... :)
***

Saat kac?
Garip konusmalariyla dikkat ceken motorcu Omer Kuronu'nden motorla gecmektedir. Bu arada soz ustasi Mehmet Onbasi saati ogrenmek icin ona:
- Omer saatin kac? diye seslenir
Omer umursamaz bir edayla:
-Simdi saatim yok da aldugum zaman soylarım der.
***

Kartol, patatis... :)
Ertan Aksoy ortaokula yeni baslamis ve sehirlerden gelen ustunde ve Ingilizce birseyler yazili bir tisort giymis harmanda dolasmaktadir. Ayni zamanda harmanda bulunan Zayim amcayi yaziyi anlamadigindan dolayi mahcup etmek icin Ertan sorar:
- Zayim emi tani ki bu tisortta na yazer?
Muzipligiyle bilinen Zayim amca altta kalmaz cevabini verir:
-Kartol, patatis.... :)
***

Petekler
Muzellim dede Hedis dedeye sorar:
- Ola Hedis petehlerin duriir?
Hedis dede:
- Yok, hepsi sondi.
Muzellim dede:
- Ola na ey, na ey... hec kimseye bal yedurirdin?
***

Bakır çıktı
Rahmetli Kârtol Dursun amca, ayni köyden Bekir Ismail dayinin kizi Altun hamimla evlenir. Çok istemelerine ragmen bir türlü çocuklari yasamaz. Birgün, bir ahbabi Dursun amcaya:
Hanimindan memnun musun? diye sorar.
Kârtol Dursun, üzüntüsünü ve pismanligini su sözleriyle dile getirir:
-Sorma arkadas!... Ne memnun olacagim... Görünüsüne bakip aldanmisiz... Ben altin diye aldim, içi bakir çikti.
***

Emanet eşek
Bir komsusu ormandan odun getirecegini söyleyerek Kiliç Memet’ten esegini ister. Adam esegi alir ve ormana götürür. Aksam olur, Kiliç Memet bakar ki, esek kapinin önüne gelmis. Çullarini açip içeriye kapatmak için indiginde paldimin esegin kuyruk altini yara ettigini görür ve küplere biner:
-Tüh! Allah belâsını vermesin. Eşegin g...ünün agzına s...mişlar! diye bagırır.
***

Müsrif cüzdan
Dervis Aga ile Yakup Çavus amca çocuklaridir. Dervis Aga cimriligiyle, Yakup Çavus ise eli açik olusuyla taninir. Birgün, Dervis Aga, Yakup Çavusa:
-Yakup, sende eksik olmaz, bir cüzdan ver de paralarimi koyayim. Benim cüzdan artik eskimis, der.
Yakup Çavus, eve gider ve az sonra elinde bir cüzdanla döner. Cüzdani Dervis Agaya verir.
Birkaç gün sonra, Dervis Aga elinde Yakup Çavus’un verdigi cüzdanla gelir. Cüzdani Yakup Çavusun üzerine atarak:
-Al, bu termaşi!... Bunu kötü alıştırmışsın, para baş götüremiyorum, der.
***

Cekete de para...
Agustos ayinin sicak bir ögle sonrasinda Mehmet Onbasi, köyün minibüsü ile Olur’dan köyüne gitmektedir. Yolcular sicaktan adeta bunalmistir. Mehmet Onbasi da sicaktan daralmis, mendili ile durmadan terini silmektedir. Durumu fark eden soför:
-Mehmet amca, çok terlemissin, ceketini çikartip rahatlasana, der.
Yolcularin, soför arabaya konulan büyük - küçük her esyaya para aldigindan sikayetçi olduklarini bilen Mehmet Onbasi firsat bu firsattir diyerek tasi gedigine koymakta gecikmez:
-Sıcaktan yanıyorum, ama ceketi de çıkartmaya korkuyorum.
-Hayrola, neden korkuyorsun?
-Duyduguma cekete de para alıyormuşsun, o korkudan çıkartamıyorum.
***

Ayak izleri...
Bizim Yasin emi bir gün Horket'e gider. Horket'te misafir oldugu evde akranlari ona bir şaka yapmak ister ve :
- Ula Yasin tozahta izlerin nasil da belli oler ki.
Yasin eminin eline taş geçmiştir. Arkadaşlarini gösterir ve lafi yerleştirir:
- Tabi belli olur. Okadar ayunun içinde bir insan izi.

***
Uzaktan kumanda
Ori’ye elektrik yeni gelmiş, dolayisiyla televizyon da evlere henüz girmiştir. Köylüler bir mecliste televizyon muhabbeti etmektedirler. Sohbet esnasinda Dursun Hoca:
-Şu uzaktan kumandasiz televizyonlar bana sorarsaniz biz ihtiyarlara göre degil. En iyisi birer tane uzaktan kumandali televizyon almak.
Birisi merak edip sorar:
-Uzaktan kumandasiz televizyonlarin ne kusuru var Hoca? Hem ne diye ihtiyarlara göre degilmiş, biz ihtiyarlarin başindan aşar.
Dursun Hoca, gerekçesini şöyle izah eder:
-Televizyonu açip evin bir köşesinde uzanip seyretmeye başliyorum. Bir bakiyorum ki kadin soyunmaya başlamiş. Ben ihtiyar adam, yerimden kalkip televizyonun dügmesine dokununcaya kadar kadin çirilçiplak oluyor. Ondan sonra kapatsan neye yarar? Televizyon uzaktan kumandali olsa, oturdugum yerden, kadinin soyunmasina firsat vermeden dügmeye basar kanal degiştiririm.

***
Malını yiyen de ölmüş yemeyen de...
Orili Avcioglu hasta, yatak döşek yatmaktadır. Artik iyileşecegine dair ümidi de kalmamıştır. Ziyaretine gelen ahbaplarının, yaninda oturdugu bir anda hanımına seslenir:
-Kız, terekteki yarım soğan ile bir de ambardan bir lokma ekmek getir. Acdadına tukurem, malıni yiyan da ölmüş, yemiyan da...

***
Böyle ardı mı gelir?
Orili Molla Memet, Niyakom’a ramazan imamlıgına gider. Daha ilk gün, yatsı namazının farzını kılarken, münferit kılmaya alıstıgı için, Fatiha'yı cehren okuyacak yerde, hafiyen okumaya baþlar. Cemaat, hocanın yanildigini anlar. Onu uyarmak için içlerinden biri:
-Elham... der. Molla ayıkmayınca bir digeri:
-Du lillah... diye ekler. Molla, yine ayýkmaz. Bu sefer bir baþkası:
-Errahmanirrahim... der. Molla yine kendi âlemindedir. Hasan Aga bakar ki, Molla'nın ayıkacagı yok, daha yüksek bir sesle olaya son noktayı koyar:
-Ula uşaklar gözüne yanarım, böyle parça parça okuma ile bunun ardı mı gelir?... Bozun da yeniden başlayalım.

***
Bani sana bulaşdurma
Fuat Can şehirden gelmiştir. Başında da o zamanın ünlü geniş foterlerinden vardır. Camiden çıkınca cemaat cami avlusunda sohbet ederken Dursun Hoca'nın gözleri herifin kafasındaki fotere takılır. Yanına yaklaşır hoşgeldin, hoş-beş muhabbet derken Dursun Hoca'nın fotere canı hiç ısınmaz. Dursun Hoca sorar:
-La Fuat san asgarda nayidın?
Cevap tam Dursun Hoca'nın istedigi gibi gelir:
-Ulaşdurma
Hoca hemen lafı yapıştırır:
-Aç o foteri başından da bani sana bulaşdurma

***
Semaver Su Tutmuyor
Orili Mahmut Çavus köy muhtaridir. Birgün, ilçeden misafirleri gelir. Misafirler resmî görevlilerdir. Muhtar köy çavusu Emrah Dayiyi çagirir, terekte duran semaveri göstererek:
-Emrah, su semaveri al ve diger odada güzel bir çay demle; misafirlerimiz var, der.
Emrah Dayi, semaveri alip konaktan çikar, aradan bir hayli zaman geçtikten sonra konagin kapisinda görünür. Yüzü gözü is içerisindedir. Misafirler Emrah Dayiya bakip gülüsürler. Muhtarsa çay beklerken Emrah dayiyi karsisinda eli bos görünce sinirlenir. Emrah Dayi biraz üzgün, biraz mahcup:
-Ya muhtar semaver su tutmuyor!...
Mahmut Çavus, öfkeyle kalkar ve semaverin yanina gider. Bir de ne görsün!... Ortalik dumandan geçilmiyor, üstelik de odanin zemini göle dönmüs.
Meger ilk defa semaverle karsilasan Emrah Dayi, önce semaverin közlügünde ates yakmis, sonra da su koyacak baska açik bir yer bulamadigi için ayni yere su doldurmus. Hem semavere doldurdugu su alttan çikmis hem de ates sönmüs. Bunu defalarca yapip netice alamadigi için de muhtara kosmus.

***
Vehbi Beg'in Atı

Ori’de, bir kıs gecesi ihtiyarlar toplanmıs Yakup Çavusgilin konakta oturulmaktadirlar. Muzipligiyle taninan Kasap Mecit, evinden konaga gelirken Vehbi Begin atini ahirdan çikarir, semerini vurur, sırtına bir çift sepet baglar ve yedeginde Yakup Çavusgilin konagın önüne kadar getirir. Sonra da Yusufeli agzını taklit ederek konaga seslenir. Sese bir genç çıkar ve ona:
-Vehbi Bege misafirin var diye söyle, der. Az sonra kapıda bu sefer Vehbi Beg görünür ve asagıya seslenir:
- Buyur efendi!...
Kasap Mecit:
-Beg, Tanri misafiri kabul eder misin? der. Vehbi Beg asagı iner. Kisa bir hos-bes faslindan sonra:
-Efendi, sen buyur konaga çik, ben ati ahira çekeyim, der ve misafirin elinden atin dizginini alir. Kasap Mecit merdivenlerden çikarken Vehbi Beg de hem ati sürükleye sürükleye sokaga asagi götürmeye çalisir, hem de yedege gelmeyen kendi atini hatirlar ve kendi kendine söylenir:
-Ula, bu termaş da ayni bizim at!...

***
Kalp çarpıntısı ~ Palpitation :)
Ismail onbaşi Erzurum'da doktora gider. Doktor, onbaşiya sorar:
-Amca sende daha önce kalp çarpıntısı falan oldu mu?
Ismail onbaşi kendinden emin ve kendine has edasıyla cevap verir:
-Doktor bey ban o kadar usul gezarım ki heç kalbım-malbım cannanmaz.

***
Yumurta

Komşulardan biri Hocalar'dan yumurta istemeye gelir. Kafiyeli konuşmada üstüne olmayan Hoca emi komşuya yumurtalarının olmadığını şöyle ifade eder:
Bir tavuğumuz var kuruh,
Bir horozumuz var buruh. :)

***
Yeni disler

Hoca köye gelen Poşalara dişlerini yaptırır ama kullanmaz. Komşular sorar dişleri niye kullanmıyorsun diye. Hocanın cevabı komiktir:
Parayi verduh poşaya,
Dişlari attuh koşaya. :)

***
Kız isteme...
Hoca ve beraberindekiler Sumat'a Hoca Yakupgil'in Mehmet Abi için kız istemeye gider. Ne yazık ki kız tarafından olumlu cevap gelmez. Köye dönen hocaya vaziyeti sorarlar, Hoca'nın cevabı:
Gettuh Sumat'a
Ettuh şamata
Bir kız alamaduh
Hocagil'in Mamat'a. :)

***
Hocalarin en iyisi
Orili Dursun Hocaya bir misafir gelir. Ahbaplar hocanin evinde toplanirlar. Sundan bundan konusurlarken konu döner dolasir imamlarin iyi vazife yapmadiklarina gelir. Herkes hocalarin bir eksiginden bahseder. Kimisi hocalarin vakit ezanlarini okumadigini, kimisi hocalarin dürüstlükten bahsedip, dürüst olmadiklarini; kimisi de hocalarin maas almasalar namaz bile kilmayacaklarini örnekleriyle anlatir. Velhasil hocalarin kötülükleri saymakla bitmez...
Misafir de olaya son noktayi koyar:
-Ula, bu hocalarin en iyisinin anasini!...
Misafirin densizligi odada soguk dus tesiri yapar. Bütün gözler Dursun Hocaya çevrilir. Herkes Hocanin tepkisini merak eder. Dursun Hoca, gayet rahat bir sekilde cevap verir:
-Bana neye bakiyorsunuz? Ben hocalarin en iyisi degilim ki!... :)

***
Hırsızlar mahacir getti
Bibimlerden birisi Ankara'dan bir yaz vakti koyu ziyarete gelir. Dursun Hoca'yi (enistesi olur) ziyaret eder. O anda harmanda calisan Hoca harmandaki isini bitirir ve bibimle eve dogru yonelir. Ama harmandaki is aletlerini bulunduklari yerde birakir. Bibim Hoca'ya sorar:
-Eniste, bu esyalari iceri almayacak misin, kimse calar bunlari.
Hoca espiriyi patlarir:
-Hirsizlar Ankara'ya mahacir getti. Bunlari kimse calmaz.

***
Gülhane Hastahanesi
Ardeseli Suleyman eminin kendi hastadir, hanimi dersen o zaten hastadir. Bunlar yetmiyormus gibi inegi aksamakta, bir keçisi ishal olmus, danalarindan biri de sap hastaligina yakalanmistir. Bu aksilikler yetmiyormus gibi, bir de aksami çoban, sirtinda bir koyunla kapiya dayanir ve seslenir:
-Süleyman emi, bu hasta koyun sizinmis, gel de buna sahip ol!...
Süleyman emi, ahirin önüne iner, çobandan koyunu teslim alir. Koyunu itekleyerek ahira götürürken, bir yandan da kendine has edayla söylenir:
-Kari hasta, inek aksiyor, keçi zirvaya düsmüs, dana dabak olmus, koyun da can çekisiyor... Geçmisine yandigimin evi bana oldu Gülhane Hastahanesi!...

***
Baltayi kaldurmişdi
Orili Sakir Dursun köylülerin deyimiyle çok “ehmal” birisidir. Hiç acelesi yoktur. Birisinin bir saate görecegi bir isi, o ancak bir güne bitirebilir.
Yaylaya çikildiktan sonra, köylüler Ardanuç Ormanlarina giderek yaylanin yakacak odun ihtiyacini getirirler.
Yine birgün oduna gidilmistir ve oduncular yaylaya “posta posta” gelmeye baslamistir. Sakir Dursun’un hanimi da kocasinin yolunu gözlemektedir. Son gelenlerin içerisinde kocasinin olmadigini görünce odunculardan biri olan Memet Onbasiya sorar:
-Memet agabey, bizim herifi gördün mü, odun etmis miydi, ne zaman gelir acaba?
Mehmet Onbasi:
-Vallaha, Dursun biz yanindan geçerken kütügün üzerine odunu koymus, hatta baltayi oduna vurmak için yukari kaldirmisti. Biz sirti asana kadar baltayi hâlâ indirmemisti. Bizden sonra indirdi, indirmedi onu da bilmiyorum, der.

***
Bizi bıraktın da nereye...?
Biçin vakti ramazanda, Orili Salman Yusuf dayi yayladaki evlerin bacasinda teravih namazi kildirmaktadir. Teravih namazi biter, sira vitir namazina gelir. Yusuf dayi, vitir namazini, ramazandan önce münferit kilmaya alistigi için unutur ve sessizce tekbir alarak namaza baslar. Cemaat durumun farkinda degildir. Onlar da imama uyar. Cemaat biraz bekler, Yusuf dayida ses seda yok. Herkes durumu anlamaya çalisirken Yusuf dayi yine sessizce rükûya gider. Arkasindan yine sessizce secdeye gitmek için egildiginde hemen arkasinda duran Yakup Çavus, Yusuf dayinin paltosunun etegine yapisir ve:
-Yusuf, aklin basan topla! Bizi biraktin da nereye gidiyorsun!... der.

***
NOT: Umarim hic kimse buraya yazilanlardan rahatsiz olmuyordur. Zira, insanlarin sahsiyetlerine saldirmak gibi bir niyetimiz yoktur. Maksadimiz insanlari incitmeden eski gunleri yad edip biraz tebessum etmektir ve ettirmektir. (Kerim D.)


kazim@eylek25.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın